CEMAZİYEL -EVVEL HAKİKAT DAMLASI
HADİS-İ ŞERİF IŞIĞINDA AHİRZAMAN “Siz öyle bir zamanda yaşıyorsunuz ki sizden biriniz emrolunduğu şeylerin onda birini terk etse helâk olur. Sonra öyle bir zaman gelecek ki sizden kim emrolunduğu şeyin onda birini yapsa kurtulur.” (Tirmizî, Fiten, 79/2267) “Öyle bir zaman gelecek ki o zaman şu üç şeyden daha kıymetli birşey olmayacaktır: Helal para, can u gönülden arkadaşlık yapılacak bir kardeş ve kendisiyle amel edilecek bir sünnet.” (Heysemî, I, 172) “Öyle bir zaman gelecek ki, kişi helâlden mi haramdan mı kazandığına aldırmayacak!” (Buharî, Büyû; 7) Ebu Said el-Hudrî’den rivayet edildiğine göre Rasûlullâh -sallallâhu aleyhi ve sellem- şöyle buyurmuştur: “Aranızda öyle bir grup ortaya çıkacaktır ki, namazınızı onların namazları, oruçlarınızı onların oruçları ve diğer amellerinizi de onların amelleri yanında az göreceksiniz. onlar Kur’ân okurlar, fakat okudukları boğazlarından aşağı geçmez. onlar okun yaydan çıktığı gibi dinden çıkarlar...” (Buhârî, Fedâilü’l-Kur’ân, 36) “Öyle bir zaman gelecek ki okuma meraklı kurrâ çoğalacak; fakîhler ise azalacak ve bu sûretle ilim çekilip alınacak. Daha sonra öyle bir zaman gelecek ki insanların okudukları boğazlarından aşağı geçmeyecek.” (Hakim, Müstedrek, V, 504) “Şiddetli bir şekilde yaklaşan fitne sebebiyle vay insanların hâline. İnsanlar mü’min olarak sabahlar da akşam kâfir oluverirler. İnsanlar dinlerini küçük dünya menfaati karşılığı değiştiriverirler. İşte öyle zamanda dinlerinde sâbit kalabilenler ellerinde kor ateşi tutanlar gibidirler.” (Ahmed İbn Hanbel, Müsned, II, 390; Ayrıca bkz. Müslim, İman 186; Tirmizi, Fiten 30, (2196) “Öyle bir zaman gelecek ki bütün insanlar ribâ ile iş yapacak. Ondan sakınanlar dahi tozuna bulaşmak durumunda kalacaklar.” (Nesâî, Büyû 2; İbnu Mâce, Ticârât 58; İbn Hanbel, Müsned, IV, 494; Beyhakî Sünen, IV, 275) “Öyle bir zaman gelecek ki doğru söyleyenler yalanlanacak, yalancılar ise doğrulanacak. Güvenilir kimseler hain sayılacak, hâinlere güvenilecek. İnsanlardan şâhidlik etmeleri istenmediği halde şâhidlik edecekler, yemin etmeleri istenmediği halde yemin edecekler,” (Taberâni, XXIII, 314) “Öyle bir zaman gelecek ki insanlar iyiliği özendirmeyecek, kötülükten de sakındırmayacaklar.” (Heysemî, Mecmauz-zevâid, VII, 280) Rasûlullah -sallallâhu aleyhi ve sellem- buyurdular ki: “Muhakkak ki insanlar üzerine öyle bir zaman gelecek ki, o vakit kişi altından sadaka ile (çarşı Pazar) dolaşır da bunu kendisinden sadaka olarak kabul edecek tek kişi bulamaz. O zaman, tek bir erkeğe kırk tane kadının tâbi olduğunu ve kadınların çokluğu ve erkeklerin azlığı sebebiyle ona sığındıklarını görürsün.” (Buhari, Zekât 9; MüsIim, Zekat 59) “Ben sizin dünya hırsıyla birbirinizle kapışmanızdan, birbirinizi katletmenizden ve sizden öncekiler gibi helâk olup gitmenizden korkuyorum.” (Müslim, Fezâil 31) “…Ben asıl sizin dünyayı elde etmek için birbirinizle kapışıp kavga etmenizden korkuyorum.” (Buhârî, Cenâiz 71, Menâkıb 25, Megâzî 27, Rikâk 7, 53; Müslim, Fezâil 30) Hz. Sevban radıyallahu anh anlatıyor: “Rasûlullâh -sallallâhu aleyhi ve sellem- buyurdular ki: “–Size çullanmak üzere, yabancı kavimlerin, tıpkı sofraya çağrışan yiyiciler gibi, birbirlerini çağıracakları zaman yakındır.” Orada bulunanlardan biri: “–O gün sayıca azlığımızdan mı bu durum başımıza gelecek?” diye sordu. “–Hayır, bilakis o gün siz çok olacaksınız. Lakin sizler bir selin getirip yığdığı çer-çöpler gibi hiçbir ağırlığı olmayan kimseler durumunda olacaksınız. Allah, düşmanlarınızın kalbinden size karşı korku duygusunu çıkaracak ve sizin kalplerinize zaafı atacak!” buyurdular. “–Zaaf da nedir ey Allah’ın Rasûlü?” denildi. “–Dünya sevgisi ve ölüm korkusu!” buyurdular.” (Ebu Davud, Melahim 5/4297) Ebu Ümeyye eş-Şa’bani anlatıyor: “Ey Ebu Sa’lebe dedim, şu ayet hakkında ne dersin?” (Mealen): “Ey iman edenler! Siz kendinize bakın. Siz doğru yolda oldukça, sapıtmış olanlar size zarar vermez.” (Maide 105) Bana şu cevabı verdi: “Gerçekten bunu, iyi bilen birine sordun. Zira ben aynı şeyi Rasûlullah -sallallâhu aleyhi ve sellem-’a sormuştum. Demişti ki: “Ma’rufa sarılın, münkerden de kaçının! Ne zaman uyulan bir cimrilik, takip edilen bir hevâ, (dine, ahirete) tercih edilen dünyalık görür, rey sahiplerinin (selefi dinlemeden) kendi reylerini beğendiklerini müşahade edersen, o zaman kendine bak. İnsanlarla uğraşmayı bırak. Zira (bu safhaya gelince) arkanızda sabır günleri var demektir. O günler avuçta ateş tutmak gibi (sıkıntılı)dır. O günlerde, sizin kadar amel yapabilen bir kimseye elli kişinin ecri verilecektir.” (Ebu Davud, Melahim 17/4341); Tirmizi, Tefsir, 5/3060); İbnu Mace, Fiten 21) Rasûlullah -sallallâhu aleyhi ve sellem- buyurdular ki: “-İnsanlar öyle günler görecek ki, katil niçin öldürdüğünü, maktul de niçin öldürüldüğünü bilemeyecek.” “-Bu nasıl olur?” diye soruldu. Şu cevabı verdi: “-Herçtir! Öldüren de ölen de ateştedir.” (Müslim, Fiten 56) Zübeyr İbnu Adiy rahimehullah anlatıyor: “Hz. Enes İbnu Mâlik radıyallahu anh’ın yanına girdik. Haccâc’ın bize yaptıklarını şikayet ettik. “-Sabredin, buyurdu. Zira öyle günlerle karşılaşacaksınız ki, her yeni gün, gidenden daha kötü olacak. Bu hal Rabbinize kavuşuncaya kadar devam edecek. Ben bunu, Rasûlunüz -sallallâhu aleyhi ve sellem-’den işittim.” (Buhari, Fiten 6; Tirmizi, Fiten 35/2206) Hz. Huzeyfe radıyallahu anh anlatıyor: “Rasûlullah -sallallâhu aleyhi ve sellem- birgün: “-Bana kaç müslüman olduğunu sayıverin” buyurdular. Biz: “-Ey Allah’ın Rasûlü! Bizim sayımız altı-yediyüze ulaşmış olduğu halde, hakkımızda korku mu taşıyorsunuz?” dedik. “-Siz bilemezsiniz, (çokluğunuza rağmen) imtihan olunabilirsiniz!” . Gerçekten öyle (belaya maruz kalıp) imtihan olunduk ki, içimizden namazını gizlice kılanlar oldu.” (Buhari, Cihad 181; Müslim, İman 235) Abdullah ibn-i Ömer -radıyallâhu anh- tarafından rivayet edilmiştir. Rasûlullâh –sallâllâhu aleyhi ve elem- bize yönelerek şöyle buyurdu: “Ey Muhacirler cemâati! Beş şey vardır ki, onlarla mübtelâ olacağınız zaman Ben sizlerin o şeylere erişmenizden Allâh’a sığınırım. Onlar şunlardır: 1- Bir milletin içinde zina, fuhuş ortaya çıkıp nihayet o millet bu suçu alenî olarak işlediğinde, mutlaka içlerinde taun hastalığı ve onlardan önce gelip-geçmiş milletlerde vuku bulmamış hastalıklar yayılır. 2- Ölçü ve tartıyı eksik yapan her millet mutlaka kıtlık, geçim sıkıntısı ve başlarındaki hükümdarların zulmü ile cezalandırılırlar. 3- Mallarının zekâtını vermekten kaçan her millet mutlaka yağmurdan menedilir (kuraklık cezası ile cezalandırılır) ve hayvanları olmasa (Allâh hayvanlara acımasa) onlara yağmur yağdırmaz. 4- Allâh’ın ahdini (emirlerini) ve Rasûlün sünnetini terk eden her milletin başına mutlaka Allâh kendilerinden olmayan düşmanı musallat eder ve düşman o milletin elindeki-avucundakilerin bir kısmını alır. 5- İmamları (yâni devlet adamları) Allâh’ın Kitabı ile amel etmeyip Allâh’ın indirdiği hükümlerden işlerine geleni seçtikçe Allâh onların hesabını kendi aralarında görür.” (İbn-i Mâce, Fiten, 22) Rasûlullah sallallahu aleyhi veselem şöyle buyurdu: “Fırat nehrinin suyu çekilip, aktığı yatakta bulunan bir altın dağı meydana çıkmadıkça ve kurtulup kazanan ben olayım diye birbiriyle çarpışan her yüz kişiden doksan dokuzu ölmedikçe kıyamet kopmaz.” (Buhârî, Fiten 24; Müslim, Fiten 29. Ayrıca bk. İbni Mâce, Fiten 25) Diğer bir rivayet ise şöyledir: “Pek yakında Fırat nehrinin suyu çekilerek aktığı yatakta bir altın hazinesi meydana çıkacaktır. O günü gören kimse, o hazineden kesinlikle bir şey almasın.” (Buhârî, Fiten 24; Müslim, Fiten 29-32. Ayrıca bk. Ebû Dâvûd, Melâhim 13; Tirmizî, Sıfatü’l-cenne 26) “Nefsim kudret elinde olan Allah’a yemin ederim ki kişi bir kabre uğrayıp üzerine abanarak: ‘Keşke bu kabrin içinde ben olsaydım’ demedikçe kıyamet kopmaz. Hâlbuki bu sözü ona söyleten din değil, belâ olacaktır.” (Buhârî, Fiten, 22; Müslim, Fiten, 53-54) Öyle bir zamanın geleceği, insanların kalblerinin dünya sevgisi ile dolacağı, cihadı zarar olarak görüp zekat vermeyi altından kalkılması zor bir borç olarak görecekleri bildirilir. (Ali el-Müttaki, Kenz, III, 236/6322) Rasûlullah -sallallâhu aleyhi ve sellem- buyurdular ki: “-Beni İsrail üzerine gelen şeyler, aynıyla ümmetimin üzerine de gelecektir. Öyle ki onlardan aleni olarak annesine gelen olmuşsa, ümmetimden de bu çirkin işi mutlaka yapan olacaktır. Nitekim, Beni İsrail yetmişiki millete (dine, fırkaya) bölünmüştü. Benim ümmetim de yetmişüç millete bölünecektir. Bunlardan bir tanesi hariç hepsi ateştedir.” “-Bu fırka hangisidir?” diye soruldu. “-Benim ve ashabımın üzerinde olduğu şeyden ayrılmayanlardır!” buyurdular.” (Tirmizi, İman 18/2641) Rasûlullah -sallallâhu aleyhi ve sellem- buyurdular ki: “Ümeranız hayırlı olanlarınızdan iseler, zenginleriniz sehâvetkâr kimselerse, işlerinizi aranızda müşavere ile hallediyorsanız, bu durumda yerin üstü (hayat), altından (ölümden) hayırlıdır. Eğer ümeranız şerirlerinizden, zenginleriniz cimri ve işleriniz kadınların elinde ise, yerin altı üstünden, (ölmek yaşamaktan) daha hayırlıdır. (Çünkü artık dini ikame imkanı kalmaz).” (Tirmizi, Fiten 78/2266) Rasûlullah -sallallâhu aleyhi ve sellem- birgün: “-Gençlerinizin fıska düştüğü, kadınlarınızın azdığı zaman haliniz ne olur?” diye sormuştu. (Yanındakiler hayretle): “-Ey Allah’ın Rasûlü, yani böyle bir hal mi gelecek?” dediler. “-Evet, hatta daha beteri!” buyurdu ve devam etti: “-Emr-i bi’l-ma’rufta bulunmadığınız, nehy-i ani’l-münker yapmadığınız vakit haliniz ne olur?” diye sordu. (Yanındakiler hayretle:) “-Yani bu olacak mı?” dediler. “-Evet, hatta daha beteri!” buyurdular ve sormaya devam ettiler: “-Münkeri emredip, ma’rufu yasakladığınız zaman haliniz ne olur?” (Yanında bulunanlar iyice hayrete düşerek): “-Ey Allah’ın Rasûlü! Bu mutlaka olacak mı?” dediler. “-Evet, hatta daha beteri!” buyurdular ve devam ettiler: “-Ma’rufu münker, münkeri de ma’ruf addettiğiniz zaman haliniz ne olur?” (yanindeki Ashab:) “-Ey Allah’ın Rasûlü! Bu mutlaka olacak mı?” diye sordular. “-Evet, olacak!” buyurdular.” (Heysemi, Mecma’u’z-Zevaid, VII, 281) Rasûlullah -sallallâhu aleyhi ve sellem- buyurdular ki: “İnsanların dünyaca en bahtiyarını âdi oğlu âdiler teşkil etmedikçe Kıyamet kopmaz.” (Tirmizi, Fiten 37/2209) Hz. Ebu Hureyre radıyallahu anh anlatıyor: “Rasûlullah -sallallâhu aleyhi ve sellem-, yanındaki cemaate konuşurken, bir adam gelerek: “-Ey Allah’ın Rasûlü! Kıyamet ne zaman kopacak?” dedi. Sallallâhu aleyhi ve sellem- konuşmasına devam etti, sözlerini bitirdiği vakit: “-Sual sâhibi nerede?” buyurdular. Adam: “-İşte buradayım ey Allah’ın Rasûlü!” dedi. Sallallâhu aleyhi ve sellem-: “-Emanet zâyi edildiği vakit Kıyameti bekleyin!” buyurdular. Adam: “-Emanet nasıl zâyi edilir?” diye sordu. Efendimiz: “-İş, ehil olmayana tevdi edildi mi Kıyamet’i bekleyin!” buyurdular.” (Buhari, İlm 2, Rikâk 35) Hz. Ali radıyallahu anh anlatıyor: “Rasûlullah -sallallâhu aleyhi ve sellem- birgün: “Ümmetim onbeş şeyi yapmaya başlayınca ona büyük belanın gelmesi vâcip olur!” buyurmuşlardı. (Yanındakiler:) “Ey Allah’ın Rasûlü! Bunlar nelerdir?” diye sordular. Sallallâhu aleyhi ve sellem- saydı: -Ganimet (yani milli servet, fakir fukaraya uğramadan sadece zengin ve mevki sahibi kimseler arasında) tedavül eden bir metâ haline gelirse, -Emanet (edilen şeyleri emânet alan kimseler, sorumlu ve yetkililer, memurlar) ganimet (malı yerini tutup, yağmalayıp nefislerine helal) kıldıkları zaman, -Zekât (ödemeyi ibadet bilmeyip bir angarya ve) ceza telâkki ettikleri zaman. -Kişi annesinin hukukuna riayet etmeyip, kadınına itaat ettiği; -Babasından uzaklaşıp ahbabına yaklaştığı; -Mescidlerde (rıza-yı ilâhi gözetmeyen husûmet, alış-veriş, eğlence ve siyâsiyâta vs. müteallik) sesler yükseldiği zaman. -Kavme, onların en alçağı (erzel) reis olduğu; -(Devlet otoritesinin yetersizliği sebebiyle tedhiş ve zulümle insanları sindiren zorba) kişiye zararı dokunmasın diye hürmet edildiği; -(Çeşitli adlarla imal edilen) içkiler (serbestçe) içildiği; -İpek (haram bilinmeyip erkekler tarafından) giyildiği; -Çeşitli adlar altında şarkıcı kadınlar ve çalgı aletleri edinildiği; -Bu ümmetin sonradan gelen nesilleri, önceden gelip geçenlere (çeşitli ithamlar ve bahanelerle) hakâret ettiği zaman artık kızıl rüzgârı, (zelzeleyi), yere batışı (hasfı) veya suret değiştirmeyi (meshi) (veya gökten taş yağmasını, (kazfi) bekleyin.” (Tirmizi, Fiten 38/2210) Mikdam bin Ma’dikerb’in bir hizmetçisi vardı, süt satardı, Mikdam da karşılığında para alırdı. Ona: “-Sübhanallah, süt satıp para mı alıyorsun?” dediler. O da: “¬-Evet, bunda ne var ki? Ben Rasûlullâh -sallallâhu aleyhi ve sellem-’in şöyle dediğini duydum: “-İnsanlar üzerine öyle bir zaman gelecek ki o vakit dinar ve dirhemden başka bir şey fayda vermeyecek!” dedi. (Ahmed bin Hanbel, IV, 133) “Sizin üzerinize öyle bir zaman gelecek ki o vakit siz, iyilikleri emretmeyen ve kötülükleri yasaklamayan kimselerin en hayırlı kişiler olduğunu düşünürsünüz.” (Ali el-Müttaki, Kenz, III, 686/8462) Rasûlullâh -sallallâhu aleyhi ve sellem-: “-İnsanlar üzerine öyle bir zaman gelecek ki o vakit müminin kalbi tuzun suda eridiği gibi eriyecek!” buyurdu. “-Niçin eriyecek yâ Rasûlallah?” diye sorulduğunda: “-Kötülükleri görüp de onları değiştirmeye güç yetiremediği için” buyurdu. (Ali el-Müttaki, Kenz, III, 686/8463) Rabbim Bizleri Uyananlardan Eylesin İnşAllah.

KUTUP NEDİR (ŞEYH NAZIM KIBRISİ K.S)

  KUTUP : Bütün inâyet üzerine inzâl olup içinden gerek ulvî âlemlere, gerek süflî âlemlere, gerek semâvata, gerek yerlere dâir ve içerisinde olan bütün mahlûkatı yaşatacak, gayelerine döndürecek, onları vücutta tutacak inâyeti taksim eden zat demektir. O asırda binlerce evliya olsa da, o bir tek olur. Vaktin kutbu odur “Allah’ın hikmeti kutupluk o demirci zatta idi, henüz keşfe varmayan okur-yazar değil ümmî kimse idi” diyor. Onları okutanlar başka, onlar hepsini okutur. Bir gün Bayezid-i Bestâmi Hazretleri, «O kutbu ziyarete gideyim diye kalbime geldi, gittim Beni görünce hemen dövdüğü demiri bırakıp bana koştu, elime sarıldı, ellerimi öpmeye başladı. Ben dedim ki»: « Sen benim elimi öpme, ben senin elini öpeyim» «Ah sultanım benim elimi öpmekle benim içerimde olan ateş sönmez ki» «Sendeki ateş nedir?» «Ya sultanûl ârifin, ya Ebu Yezid, Ya Seyyidenâ, ey Sultanımız; benim içimde olan, beni bir lahza rahat bırakmayan, kalbimi dâima mahzun eden alev alev tutuşan ateş, mahşer gününde bunca isyanları ile ümmeti Muhammedî kullarının hali nice olacak?» Diyerek başlamış küçük çocuk gibi hüngür hüngür ağlamaya. “Benim kalbimi tutuşturan alev, kıyâmet gününde bunca isyan ve tuğyan ile bu Allah’ın kulları, Habibullahın ümmetleri ne çekecekler, neler başlarına gelecek, ne sıkıntıya uğrayacaklar, onları o sıkıntılardan ne yapsam, nasıl etsem kurtarsam diye benim kalbim o ateşle yanıyor. İçerimde yangın var.” Diyerek hüngür hüngür ağlamış. O zaman o anda Hatîfü’r Rabbâni gel¬di. Evliyalara Hatîfü’r Rabbâni ile hitap olunur. Veli dedin mi; Allah’ın hitâbını işiten kimsedir. «Yâ Eba Yezid! Bunlar nefsî nefsî çağıran değiller, bunlar ümmeti ümmeti diye çağıranlardır» “Diye hitap geldi. O ümmî demirciye niçin kutupluk verildiğinin sırrı o zaman bana zâhir oldu, kutbun ne gibi bir yaratılışta olduğu, bu kimsenin bu kutupluk ile taksir oluşu bana zâhir oldu” dedi Ebu Yezid-i Bestâmi Hazretleri. Her insanın bir sırrı vardır. Allah(C.C.), her insana bir sır vermiştir. * Kimisinin sırrı zâhir olmuştur. * Kimisinin zâhir olmaya doğrudur. * Kimisinin sırrı kapalıdır. Lakin muhakkak ve muhakkak herkeste olan sır ^ Dünyada sırrı zâhir olmasa dünyadan giderken,^  Dünyadan giderayak sırrı zahir olmasa kabrinde,^ Kabrinde sırrı zâhir olmasa mahşerde Muhakkak o insanlara verilmiş olan sır zâhir olacaktır. Biz henüz kendi sırrımıza agâh değiliz. Biz henüz kendimizi tanımış değiliz. ─ Kendimi tanıyorum! ─ Kimsiniz siz? ─ Ben filancayım ─ Sen kimsin ve nesin, sırrın nedir? Allah ile olan muaheden nedir? «Elestü, Birabbiküm kâlu belâ» da Allah-u zülcelâl seni çağırdığı günde, hangi isimlerle çağırdı seni, biliyor musun? Kaç isimle çağırdı? Trablusşamda bir kimse âlimim diye cevap verdi, ─ Âlim misin? Dedim. ─ Evet, Ezher’den mezun âlimim. ─ Şu ağacın kaç yaprağı var söylesene bana? Dedim, söylemedi. ─ Bilemiyorum, dedi. ─Bilemiyorsan, biliyorum diyerek o ismi nasıl taşıyorsun? Âlim demek bilici demektir. Onu bırak, kendinde olan sakalının tüylerinin sayısını söyle bana. O ağaç sana uzaksa sakalında olan tüyler kaç tanedir? Sakalında kaç tel var? Onu haber ver, ─ Saymadım. ─ Öyle beleşten âlimim deme bana! ─ Ne diyelim Hoca Efendi? Dedi. ─ Tâlibim de! Hiç olmazsa tâlibim de, âlimim diye iddia etme! Öğrenmeye tâlibiz, peyderpey öğreniyoruz. Bizim öğrendiğimiz bu taraftan gelirse, o taraftan fazlası çıkıyor. Yani unutuyoruz, içeride birikmiyor. ─ Âlim kimdir? Âlim; ârif-i billâh olan kimsedir. ─ Ârif kimdir? Bütün masiva, bütün yaratılmış olan her şeyi adedi ile hikmeti ile ihâta edebilen kimsedir. Çünkü mahlûku bilmeden hâlıkı bilmeye yol yok ki. Nasıl ârif olacaksın? Yarattığını bilmezsen, o azamet ve kudret sahibi Allah azze ve celle’ye nereden yol bulacaksın? Bu âlemleri bileceksin, içerisinde olanları tanıyacaksın. Zerre be zerre, cüz’ün lâ yetecezza’yı da bileceksin, ismiyle, hikmetiyle tanıyacaksın. Ondan sonra onu yaratana yol bulursan ârif olursun. Âlimlik kolay değil. O, velî olan kimse ve onların içerisinden bu kutbâniyyet makamında duran zatların hepsi; nûr’u Nübüvvetten kendilerine tahsis olan nurlarla kalpleri böyle açılan kimselerdir. Eğer onlar bu derecede ümmeti Muhammedîyeyi şefkatle kucakla-mayacak olsalardı, peygamber vârisi olup kutup makamına oturamazlardı. Kutup dediği vakitte, kendi asrında olan ümmeti Muhammedî’nin yerine kendisini fedâ eden kimsedir. Mahşer gününde: “Bunlara olan suali bana, bunların cevap veremediği meselede bana sual edin Ya Rabbi! Bunların noksanını bana yükle. Bunlara verilecek azabı bana yükle. Bunların yerine beni cehenneme koy!” Diye habibin ümmetlerini bu derecede kayırmayı kendilerine fedâ etmese o rütbeyi onlara giydirmezler. Onlar, Estaîzübillâh, وَمَا أَرْسَلْنَاكَ إِلَّا رَحْمَةً لِّلْعَالَمِينَ «Vema erselnâke illa rahmetel lil âlemin»[3] sırrında olanlardır. Peygamberler (A.S.V.) bütün âlemlere rahmet olarak geldi. Kutuplar ve evliyalar onlar da ümmetlere rahmettir. Sultânü’l ârifin Beyazid-i Bestâmi Hazretleri öyle söyler. Der ki: “Âlimlerin bu insanlara bakışları ilim gözüyledir. Evliyaların nazarı hakîkat gözüyledir. İlim gö-züyle halka bakan, bu insanların kabahatlerini görür. Kabahatleri hep onlara yükler ve onları kabahatli bulursa onlara buğz eder, onlara karşı hep kinleşir. Eğer onların eline teslim olunursa, onların hepsini birden cehenneme doldurur. Bu ilim gözüyle baktığı vakittir” diyor. Evliyalar hakîkat gözüyle baktığı zaman halkı mazur görür, mazurdurlar der. Mazur olduğu vakitte; biz bile mazur kimse gördüğümüzde zararı yok mazurdur, kendine malik değildir deyiveririz. Mazur olduğunda şefkat olunur, kalbine merhamet gelir. Evliyaların nazarı bütün bu halkı mazur görerek onlara şefkat etmelerini gerektirir. Sırf ilim gözüyle bakan kimseler halkı kabahatli görür, onlara şiddet gösterir ve onlardan intikam almak ister ve onları cezâlandırmak isterler. Bu peygamberde var mı? Peygamber’in sıfatı böyle mi? Eğer (A.S.V.)’ın sıfatı öyle olsa idi, «Şefaati ehlü’l kebâir-i ümmeti»[4] demeyecekti. «Ümmetimin kebâire sahibi olan ferdlerine şefaat edeceğim» diyor. Eğer peygamberin bakışı da bizim bu günahkâr diye saydığımız kimselere bakışımız gibi olsaydı, bırak cehennemin dibine kaynatsınlar diyecekti. O peygamberin hadîs-i şerîfi yazılmayacaktı. «Şefaati ehlü’l kebâir-i ümmeti», bu hadis Hakk değil mi? Efendimiz ümmetlerime şefaat edeceğim buyuruyor. ─ Kime şefaat edecek? “Ağır günah, kebire günah, büyük günah sahiplerine şefaat edeceğim, onları kayıracağım, ya Rabbi! Cehenneme atma bunları diyerek, bağışla diyerek duracağım” diyor. Peygamberin Allah’ın huzurunda şefaat dilemesi o manadadır. Bizde o sıfat var mı? Biz ne kadar darılırız; yolda, sokakta gezenlere, kendimize darılırız. Onlar elimize verilse, hepsini akıntıya atacağız. Yok, o değil. Niçin Allah Azze ve Celle Peygambere, Estaizübillah, وَإِنَّكَ لَعَلى خُلُقٍ عَظِيمٍ «Ve inneke lealâ hulukin aziymin»[5] dedi? Allah-û Zülcelâl, «Hiç şüphesiz ey Habibim, senin şânın hakkı için, pek azim bir ahlâk-ı seniyye üzerinesin » diyor. Peygamber ahlakı bu, peygamber kılıçtan geçirecek olsaydı, Mekke-i Mükerreme’nin fethi gününde hepsini kılıçtan geçirecekti. “Ne ümit ediyorsunuz ey Kureyş böyle?” Kureyşliler, Harem-i şerifte toplanıp hem acâletten, hem utanmaktan, hem korkmaktan başlarını nereye saklayacaklarını bilemeden yer bizi yutsa da görünmesek diyorlardı. Peygamber-i zîşanın bir işaretine bakıyordu. Kılıç ile mimbere çıkıp makama teşrif ettiklerinde, “Ne ümit ediyorsunuz Ey Kureyş? Benden size ne muamele edeceğimi bekliyorsunuz?” dedi, Allah söyletiyor onlara. “Ehlü’l kerîm, kerim olan bir kardeşimizsin, senden lütf-u keremden, aftan başka bir şey ümit etmeyiz” dedirtti Allah Azze ve Celle. Onlar öyle söylediği vakit, öyle zannettiği vakit onları yalana çıkartması peygamberin şanından değildir. “Ben de Yusuf’un kardeşlerine söylediğini size söylerim.” قَالَ لاَ تَثْرَيبَ عَلَيْكُمُ الْيَوْمَ يَغْفِرُ اللّهُ Estaîzübillâh: «…Kale la tesribe aleykumül yevm yağfirullah»[6] dediği gibi. Size serzenişte de bulunmam. Yani sizin yaptığınız kabahatleri sizin yüzünüze vurarak sizi azarlamam. Allah sizi affeylesin, herkes affolunmuştur, herkes hürdür” dedi. O peygamberin ahlâkı budur. Hepsinin başını orada almak elinden gelmez miydi? O peygamber ki: «Kavmımın bana verdiği eziyeti, zahmeti hiçbir kavİm kendi peygamberine çektirmedi. Bütün enbiyaların içerisinde zahmet çeken, ezâya, cefâya uğrayan ben oldum» diyor. Böyleyken Peygamber (A.S.V.) burada intikama durmadı, hepinizi affettim dedi. Bunların hepsi benim ümmetimdir dedi. Demek ki peygamberde ilim gözünün o sertliği yokmuş. Peygamberinki evliyalarda olan nazardır. Evliyaların nazarı peygamberden almadır. Sonra biz, “evliyalar mazur görür” dedik. Onu nereden icat ettin? Derlerse, onu da gene Peygamberimizin sözlerinden, peygamberimizin hal-û şanından bildiriyoruz. Uhud gazasında Peygamber (A.S.V.) Efendimize, Sahâbe-i Kiramlar açılıp düşman hücum ettiğinde yağmur gibi taş ve ok yağdırıyorlardı. Zırhın demiri mübarek vech-i şerifine battı, dudağı yırtılıp kan yere damlıyordu. Dişi şehit oldu. Allah Azze ve Celle, Cebrâil (A.S.)’a, «Çabuk! Ya Cibril acele yetiş, Habîbimin o kanından o damla yere düşmesin! Düşerse yere yeşilliği, bir şeyin oradan çıkmasını haram ederim» dedi. Cebrâil (A.S.) ellibin senelik makamından, bir boyluk mesafeden yere düşmeden onu almak için süratle indi. Cibril; «o derecede süratle hareket ettim» diyor. Peygamberi (A.S.V.) kıbleye karşı elleri açık gördü. “Ya Cibril, Habibimi nasıl gördün?” “Ya Rabbe’l izzeti ve’l-azameti ve’l Ceberut, nasıl gördüğüm Sana malum; münacatta gördüm” “Ne diyordu peygamber?” “Allah’ım! Beni bilmeyen kavmime sen hidayet ver. Ya Rabbi bilseler yapmazlar” dedi. Cenabı peygamber, bilmiyorlar diye mazur saydı. Sende öyle de. Gönlündekini yapmıyorlarsa, yanlış yolda iseler, isyan ediyorlar, zina ediyorlar, şunu yapıyorlar, bunu yapıyorlarsa, de ki, “Bilmiyorlar, bilmiş olsalar yapmayacaklar” de. Mazur gör sen de. İşte o da şeriattan, o da Peygamberimizden delîli, hücceti. Onu da getirdik. Peygamber mazur gördü, evliyalar onun için hepsini mazur görür. Peygamber (A.S.V.), “Ya Rabbi bilmezler, bilmiyorlar, bilseler yapmayacaklar” diyordu, onun üzerine Cenabı Rabbül âlemin bütün ümmeti mazur saydı. Allâhu zülcelâl yalnız o kavmi değil, bütün ümmeti de mazur saydı. Allahu zülcelâl; “Bilmeyenleri mazur sayıyorum, sen şefaat et, ben kabul ederim” dedi. Burada bir şey kalbime ilham olunuyor; şimdi, onlar bilmiyorlar, yapıyorlar. Ey nefsim! Sen bildiğin halde ne yapıyorsun? Diye tembih et, sen kendi nefsini azarla bakalım. ─ Sen bildiğin halde onlardan farkın ne oluyor? Peygamber (A.S.V.) ümmetleri için fedai idi. Peygamber (A.S.V.) o kadar zahmet çektiği halde, kendisiyle muharebe ettikleri halde, onların azaba düşmesine razı olmuyordu. Hidayetlerine dua yapıyordu. Mahşer gününde onları isteyecek,  Sen ne yaptın ey nefsim?  Sen ne bildin, ne yaptın?  Ümmetin içerisinden kaç kimseyi kayırdın?  Kimin için kendini feda edebilirsin? Kıyâmet gününde, Mahşer gününde hep evliyalar gelir. “Ey Habib! Biz senin ümmetin fedaileriyiz, bizi takdim et. Bütün ümmetler için bizi takdim et. Biz cehennemi dolduralım, sen ümmetlerini al.” Mahşer gününde anasının babasının yanına gittiğinde anası babası oğlunu kovacak. Bir amelim noksandır, bir amelinizi verin de tamamlayayım dese anası vermeyecek, babana git diyecek. Babasına gitse, git kardeşine, kardeşine gitse, git ailene diyerekten en sevgililer birbirinden kaçacak. Bir ameli en sevgilisine vermeye kıyamayacak. Babası da, sevgilisi de, evladı da, kardeşi de o günkü günde; “Oğlum! Benim amelim yetişecek mi yetişmeyecek mi diye ben kendi başımla korkudayım. Cehennem kükreyip duruyor. Bu ateşin şiddetinden ben korkuyorum. Her ne kadar karnımda yatıp göğsümde senelerce seni emzirmiş olsam, bağrıma bassam da can tatlı oğlum, ateşten kendimi kurtarmaya bakıyorum, tek amel veremem” diyecek. Bu evliyalar ümmetin önünde fedai gelip peygamberin huzuruna kendini takdim edecek. Ebu Yezid öyle derdi: «Ya Rabbi! Sen kadirsin, muktedirsin. Benim vücudumu büyüt, yedi cehennemi dolduracak kadar büyüt. Yedi cehennemi benimle doldur. Kullarının hepsini dışarıya at. Ne ümmeti Muhammedîden olanları ne gayrilerini, hepsini dışarıya at, benimle doldur» diyor. “O günü bekliyorum, bütün millet mahşerde Allah Azze ve Celle’nin huzurunda hesap vermekten titreyip dururken, o günde «Ya Ebâ Yezid!» dediğini işiteyim habîbimin ben.” “Ya Abdi! Hesaba gel dediğini işiteyim. Onu işittikten sonra yedi cehennem bana dokunmaz. O zaman yedi cehennemin içerisine beni atarsa benim kalbimin içerisinde yedi cehennemi söndürecek ferah var.” ─ Neden? “Rabbim Azze ve Celle’nin «Ya Abdi» hitâbı geldikten sonra ferah ve sürûrun haddi hesabı, haddi payanı olamaz, o benim ferahımdan yedi cehennem söner, beni içeri atsın. O saati, o anı bekliyorum ben. O an ki; Rabbim Ya Abdi desin bana, yeter! Başka ferah, başka şenlik aramam. O hitabı işittirsin, Rabbim bana Azze ve Celle, «Ey kulum» desin. Bu kulaklarım onu işitsin. Ebedî ferahtayım ben, yedi cehennem değil, yetmiş cehennem olsa; benim içerimdeki ferahın, sürürün, aşk-ı şevkin şiddetinden söner…” İşte onlar da böyledir. Böyle olmaya Allah-u zülcelâl, bize îman hakikatinden aşılasın. Âmin. [3] Enbiya Sûresi: 107 [4] Hadîs-i Şerif: Ravi: Hz. Cabir r.a.. Hadis no: 5090 ve Ravi: Ebu Said. Hadis no: 4521 Kütübü sitte [5] Kalem Suresi:4 [6]Yusuf Suresi: 92
MEHTER / TASAVVUF MÜZİK
SİTE HARİTASI
SAAT
Üyelik Girişi