CEMAZİYEL -EVVEL HAKİKAT DAMLASI
HADİS-İ ŞERİF IŞIĞINDA AHİRZAMAN “Siz öyle bir zamanda yaşıyorsunuz ki sizden biriniz emrolunduğu şeylerin onda birini terk etse helâk olur. Sonra öyle bir zaman gelecek ki sizden kim emrolunduğu şeyin onda birini yapsa kurtulur.” (Tirmizî, Fiten, 79/2267) “Öyle bir zaman gelecek ki o zaman şu üç şeyden daha kıymetli birşey olmayacaktır: Helal para, can u gönülden arkadaşlık yapılacak bir kardeş ve kendisiyle amel edilecek bir sünnet.” (Heysemî, I, 172) “Öyle bir zaman gelecek ki, kişi helâlden mi haramdan mı kazandığına aldırmayacak!” (Buharî, Büyû; 7) Ebu Said el-Hudrî’den rivayet edildiğine göre Rasûlullâh -sallallâhu aleyhi ve sellem- şöyle buyurmuştur: “Aranızda öyle bir grup ortaya çıkacaktır ki, namazınızı onların namazları, oruçlarınızı onların oruçları ve diğer amellerinizi de onların amelleri yanında az göreceksiniz. onlar Kur’ân okurlar, fakat okudukları boğazlarından aşağı geçmez. onlar okun yaydan çıktığı gibi dinden çıkarlar...” (Buhârî, Fedâilü’l-Kur’ân, 36) “Öyle bir zaman gelecek ki okuma meraklı kurrâ çoğalacak; fakîhler ise azalacak ve bu sûretle ilim çekilip alınacak. Daha sonra öyle bir zaman gelecek ki insanların okudukları boğazlarından aşağı geçmeyecek.” (Hakim, Müstedrek, V, 504) “Şiddetli bir şekilde yaklaşan fitne sebebiyle vay insanların hâline. İnsanlar mü’min olarak sabahlar da akşam kâfir oluverirler. İnsanlar dinlerini küçük dünya menfaati karşılığı değiştiriverirler. İşte öyle zamanda dinlerinde sâbit kalabilenler ellerinde kor ateşi tutanlar gibidirler.” (Ahmed İbn Hanbel, Müsned, II, 390; Ayrıca bkz. Müslim, İman 186; Tirmizi, Fiten 30, (2196) “Öyle bir zaman gelecek ki bütün insanlar ribâ ile iş yapacak. Ondan sakınanlar dahi tozuna bulaşmak durumunda kalacaklar.” (Nesâî, Büyû 2; İbnu Mâce, Ticârât 58; İbn Hanbel, Müsned, IV, 494; Beyhakî Sünen, IV, 275) “Öyle bir zaman gelecek ki doğru söyleyenler yalanlanacak, yalancılar ise doğrulanacak. Güvenilir kimseler hain sayılacak, hâinlere güvenilecek. İnsanlardan şâhidlik etmeleri istenmediği halde şâhidlik edecekler, yemin etmeleri istenmediği halde yemin edecekler,” (Taberâni, XXIII, 314) “Öyle bir zaman gelecek ki insanlar iyiliği özendirmeyecek, kötülükten de sakındırmayacaklar.” (Heysemî, Mecmauz-zevâid, VII, 280) Rasûlullah -sallallâhu aleyhi ve sellem- buyurdular ki: “Muhakkak ki insanlar üzerine öyle bir zaman gelecek ki, o vakit kişi altından sadaka ile (çarşı Pazar) dolaşır da bunu kendisinden sadaka olarak kabul edecek tek kişi bulamaz. O zaman, tek bir erkeğe kırk tane kadının tâbi olduğunu ve kadınların çokluğu ve erkeklerin azlığı sebebiyle ona sığındıklarını görürsün.” (Buhari, Zekât 9; MüsIim, Zekat 59) “Ben sizin dünya hırsıyla birbirinizle kapışmanızdan, birbirinizi katletmenizden ve sizden öncekiler gibi helâk olup gitmenizden korkuyorum.” (Müslim, Fezâil 31) “…Ben asıl sizin dünyayı elde etmek için birbirinizle kapışıp kavga etmenizden korkuyorum.” (Buhârî, Cenâiz 71, Menâkıb 25, Megâzî 27, Rikâk 7, 53; Müslim, Fezâil 30) Hz. Sevban radıyallahu anh anlatıyor: “Rasûlullâh -sallallâhu aleyhi ve sellem- buyurdular ki: “–Size çullanmak üzere, yabancı kavimlerin, tıpkı sofraya çağrışan yiyiciler gibi, birbirlerini çağıracakları zaman yakındır.” Orada bulunanlardan biri: “–O gün sayıca azlığımızdan mı bu durum başımıza gelecek?” diye sordu. “–Hayır, bilakis o gün siz çok olacaksınız. Lakin sizler bir selin getirip yığdığı çer-çöpler gibi hiçbir ağırlığı olmayan kimseler durumunda olacaksınız. Allah, düşmanlarınızın kalbinden size karşı korku duygusunu çıkaracak ve sizin kalplerinize zaafı atacak!” buyurdular. “–Zaaf da nedir ey Allah’ın Rasûlü?” denildi. “–Dünya sevgisi ve ölüm korkusu!” buyurdular.” (Ebu Davud, Melahim 5/4297) Ebu Ümeyye eş-Şa’bani anlatıyor: “Ey Ebu Sa’lebe dedim, şu ayet hakkında ne dersin?” (Mealen): “Ey iman edenler! Siz kendinize bakın. Siz doğru yolda oldukça, sapıtmış olanlar size zarar vermez.” (Maide 105) Bana şu cevabı verdi: “Gerçekten bunu, iyi bilen birine sordun. Zira ben aynı şeyi Rasûlullah -sallallâhu aleyhi ve sellem-’a sormuştum. Demişti ki: “Ma’rufa sarılın, münkerden de kaçının! Ne zaman uyulan bir cimrilik, takip edilen bir hevâ, (dine, ahirete) tercih edilen dünyalık görür, rey sahiplerinin (selefi dinlemeden) kendi reylerini beğendiklerini müşahade edersen, o zaman kendine bak. İnsanlarla uğraşmayı bırak. Zira (bu safhaya gelince) arkanızda sabır günleri var demektir. O günler avuçta ateş tutmak gibi (sıkıntılı)dır. O günlerde, sizin kadar amel yapabilen bir kimseye elli kişinin ecri verilecektir.” (Ebu Davud, Melahim 17/4341); Tirmizi, Tefsir, 5/3060); İbnu Mace, Fiten 21) Rasûlullah -sallallâhu aleyhi ve sellem- buyurdular ki: “-İnsanlar öyle günler görecek ki, katil niçin öldürdüğünü, maktul de niçin öldürüldüğünü bilemeyecek.” “-Bu nasıl olur?” diye soruldu. Şu cevabı verdi: “-Herçtir! Öldüren de ölen de ateştedir.” (Müslim, Fiten 56) Zübeyr İbnu Adiy rahimehullah anlatıyor: “Hz. Enes İbnu Mâlik radıyallahu anh’ın yanına girdik. Haccâc’ın bize yaptıklarını şikayet ettik. “-Sabredin, buyurdu. Zira öyle günlerle karşılaşacaksınız ki, her yeni gün, gidenden daha kötü olacak. Bu hal Rabbinize kavuşuncaya kadar devam edecek. Ben bunu, Rasûlunüz -sallallâhu aleyhi ve sellem-’den işittim.” (Buhari, Fiten 6; Tirmizi, Fiten 35/2206) Hz. Huzeyfe radıyallahu anh anlatıyor: “Rasûlullah -sallallâhu aleyhi ve sellem- birgün: “-Bana kaç müslüman olduğunu sayıverin” buyurdular. Biz: “-Ey Allah’ın Rasûlü! Bizim sayımız altı-yediyüze ulaşmış olduğu halde, hakkımızda korku mu taşıyorsunuz?” dedik. “-Siz bilemezsiniz, (çokluğunuza rağmen) imtihan olunabilirsiniz!” . Gerçekten öyle (belaya maruz kalıp) imtihan olunduk ki, içimizden namazını gizlice kılanlar oldu.” (Buhari, Cihad 181; Müslim, İman 235) Abdullah ibn-i Ömer -radıyallâhu anh- tarafından rivayet edilmiştir. Rasûlullâh –sallâllâhu aleyhi ve elem- bize yönelerek şöyle buyurdu: “Ey Muhacirler cemâati! Beş şey vardır ki, onlarla mübtelâ olacağınız zaman Ben sizlerin o şeylere erişmenizden Allâh’a sığınırım. Onlar şunlardır: 1- Bir milletin içinde zina, fuhuş ortaya çıkıp nihayet o millet bu suçu alenî olarak işlediğinde, mutlaka içlerinde taun hastalığı ve onlardan önce gelip-geçmiş milletlerde vuku bulmamış hastalıklar yayılır. 2- Ölçü ve tartıyı eksik yapan her millet mutlaka kıtlık, geçim sıkıntısı ve başlarındaki hükümdarların zulmü ile cezalandırılırlar. 3- Mallarının zekâtını vermekten kaçan her millet mutlaka yağmurdan menedilir (kuraklık cezası ile cezalandırılır) ve hayvanları olmasa (Allâh hayvanlara acımasa) onlara yağmur yağdırmaz. 4- Allâh’ın ahdini (emirlerini) ve Rasûlün sünnetini terk eden her milletin başına mutlaka Allâh kendilerinden olmayan düşmanı musallat eder ve düşman o milletin elindeki-avucundakilerin bir kısmını alır. 5- İmamları (yâni devlet adamları) Allâh’ın Kitabı ile amel etmeyip Allâh’ın indirdiği hükümlerden işlerine geleni seçtikçe Allâh onların hesabını kendi aralarında görür.” (İbn-i Mâce, Fiten, 22) Rasûlullah sallallahu aleyhi veselem şöyle buyurdu: “Fırat nehrinin suyu çekilip, aktığı yatakta bulunan bir altın dağı meydana çıkmadıkça ve kurtulup kazanan ben olayım diye birbiriyle çarpışan her yüz kişiden doksan dokuzu ölmedikçe kıyamet kopmaz.” (Buhârî, Fiten 24; Müslim, Fiten 29. Ayrıca bk. İbni Mâce, Fiten 25) Diğer bir rivayet ise şöyledir: “Pek yakında Fırat nehrinin suyu çekilerek aktığı yatakta bir altın hazinesi meydana çıkacaktır. O günü gören kimse, o hazineden kesinlikle bir şey almasın.” (Buhârî, Fiten 24; Müslim, Fiten 29-32. Ayrıca bk. Ebû Dâvûd, Melâhim 13; Tirmizî, Sıfatü’l-cenne 26) “Nefsim kudret elinde olan Allah’a yemin ederim ki kişi bir kabre uğrayıp üzerine abanarak: ‘Keşke bu kabrin içinde ben olsaydım’ demedikçe kıyamet kopmaz. Hâlbuki bu sözü ona söyleten din değil, belâ olacaktır.” (Buhârî, Fiten, 22; Müslim, Fiten, 53-54) Öyle bir zamanın geleceği, insanların kalblerinin dünya sevgisi ile dolacağı, cihadı zarar olarak görüp zekat vermeyi altından kalkılması zor bir borç olarak görecekleri bildirilir. (Ali el-Müttaki, Kenz, III, 236/6322) Rasûlullah -sallallâhu aleyhi ve sellem- buyurdular ki: “-Beni İsrail üzerine gelen şeyler, aynıyla ümmetimin üzerine de gelecektir. Öyle ki onlardan aleni olarak annesine gelen olmuşsa, ümmetimden de bu çirkin işi mutlaka yapan olacaktır. Nitekim, Beni İsrail yetmişiki millete (dine, fırkaya) bölünmüştü. Benim ümmetim de yetmişüç millete bölünecektir. Bunlardan bir tanesi hariç hepsi ateştedir.” “-Bu fırka hangisidir?” diye soruldu. “-Benim ve ashabımın üzerinde olduğu şeyden ayrılmayanlardır!” buyurdular.” (Tirmizi, İman 18/2641) Rasûlullah -sallallâhu aleyhi ve sellem- buyurdular ki: “Ümeranız hayırlı olanlarınızdan iseler, zenginleriniz sehâvetkâr kimselerse, işlerinizi aranızda müşavere ile hallediyorsanız, bu durumda yerin üstü (hayat), altından (ölümden) hayırlıdır. Eğer ümeranız şerirlerinizden, zenginleriniz cimri ve işleriniz kadınların elinde ise, yerin altı üstünden, (ölmek yaşamaktan) daha hayırlıdır. (Çünkü artık dini ikame imkanı kalmaz).” (Tirmizi, Fiten 78/2266) Rasûlullah -sallallâhu aleyhi ve sellem- birgün: “-Gençlerinizin fıska düştüğü, kadınlarınızın azdığı zaman haliniz ne olur?” diye sormuştu. (Yanındakiler hayretle): “-Ey Allah’ın Rasûlü, yani böyle bir hal mi gelecek?” dediler. “-Evet, hatta daha beteri!” buyurdu ve devam etti: “-Emr-i bi’l-ma’rufta bulunmadığınız, nehy-i ani’l-münker yapmadığınız vakit haliniz ne olur?” diye sordu. (Yanındakiler hayretle:) “-Yani bu olacak mı?” dediler. “-Evet, hatta daha beteri!” buyurdular ve sormaya devam ettiler: “-Münkeri emredip, ma’rufu yasakladığınız zaman haliniz ne olur?” (Yanında bulunanlar iyice hayrete düşerek): “-Ey Allah’ın Rasûlü! Bu mutlaka olacak mı?” dediler. “-Evet, hatta daha beteri!” buyurdular ve devam ettiler: “-Ma’rufu münker, münkeri de ma’ruf addettiğiniz zaman haliniz ne olur?” (yanindeki Ashab:) “-Ey Allah’ın Rasûlü! Bu mutlaka olacak mı?” diye sordular. “-Evet, olacak!” buyurdular.” (Heysemi, Mecma’u’z-Zevaid, VII, 281) Rasûlullah -sallallâhu aleyhi ve sellem- buyurdular ki: “İnsanların dünyaca en bahtiyarını âdi oğlu âdiler teşkil etmedikçe Kıyamet kopmaz.” (Tirmizi, Fiten 37/2209) Hz. Ebu Hureyre radıyallahu anh anlatıyor: “Rasûlullah -sallallâhu aleyhi ve sellem-, yanındaki cemaate konuşurken, bir adam gelerek: “-Ey Allah’ın Rasûlü! Kıyamet ne zaman kopacak?” dedi. Sallallâhu aleyhi ve sellem- konuşmasına devam etti, sözlerini bitirdiği vakit: “-Sual sâhibi nerede?” buyurdular. Adam: “-İşte buradayım ey Allah’ın Rasûlü!” dedi. Sallallâhu aleyhi ve sellem-: “-Emanet zâyi edildiği vakit Kıyameti bekleyin!” buyurdular. Adam: “-Emanet nasıl zâyi edilir?” diye sordu. Efendimiz: “-İş, ehil olmayana tevdi edildi mi Kıyamet’i bekleyin!” buyurdular.” (Buhari, İlm 2, Rikâk 35) Hz. Ali radıyallahu anh anlatıyor: “Rasûlullah -sallallâhu aleyhi ve sellem- birgün: “Ümmetim onbeş şeyi yapmaya başlayınca ona büyük belanın gelmesi vâcip olur!” buyurmuşlardı. (Yanındakiler:) “Ey Allah’ın Rasûlü! Bunlar nelerdir?” diye sordular. Sallallâhu aleyhi ve sellem- saydı: -Ganimet (yani milli servet, fakir fukaraya uğramadan sadece zengin ve mevki sahibi kimseler arasında) tedavül eden bir metâ haline gelirse, -Emanet (edilen şeyleri emânet alan kimseler, sorumlu ve yetkililer, memurlar) ganimet (malı yerini tutup, yağmalayıp nefislerine helal) kıldıkları zaman, -Zekât (ödemeyi ibadet bilmeyip bir angarya ve) ceza telâkki ettikleri zaman. -Kişi annesinin hukukuna riayet etmeyip, kadınına itaat ettiği; -Babasından uzaklaşıp ahbabına yaklaştığı; -Mescidlerde (rıza-yı ilâhi gözetmeyen husûmet, alış-veriş, eğlence ve siyâsiyâta vs. müteallik) sesler yükseldiği zaman. -Kavme, onların en alçağı (erzel) reis olduğu; -(Devlet otoritesinin yetersizliği sebebiyle tedhiş ve zulümle insanları sindiren zorba) kişiye zararı dokunmasın diye hürmet edildiği; -(Çeşitli adlarla imal edilen) içkiler (serbestçe) içildiği; -İpek (haram bilinmeyip erkekler tarafından) giyildiği; -Çeşitli adlar altında şarkıcı kadınlar ve çalgı aletleri edinildiği; -Bu ümmetin sonradan gelen nesilleri, önceden gelip geçenlere (çeşitli ithamlar ve bahanelerle) hakâret ettiği zaman artık kızıl rüzgârı, (zelzeleyi), yere batışı (hasfı) veya suret değiştirmeyi (meshi) (veya gökten taş yağmasını, (kazfi) bekleyin.” (Tirmizi, Fiten 38/2210) Mikdam bin Ma’dikerb’in bir hizmetçisi vardı, süt satardı, Mikdam da karşılığında para alırdı. Ona: “-Sübhanallah, süt satıp para mı alıyorsun?” dediler. O da: “¬-Evet, bunda ne var ki? Ben Rasûlullâh -sallallâhu aleyhi ve sellem-’in şöyle dediğini duydum: “-İnsanlar üzerine öyle bir zaman gelecek ki o vakit dinar ve dirhemden başka bir şey fayda vermeyecek!” dedi. (Ahmed bin Hanbel, IV, 133) “Sizin üzerinize öyle bir zaman gelecek ki o vakit siz, iyilikleri emretmeyen ve kötülükleri yasaklamayan kimselerin en hayırlı kişiler olduğunu düşünürsünüz.” (Ali el-Müttaki, Kenz, III, 686/8462) Rasûlullâh -sallallâhu aleyhi ve sellem-: “-İnsanlar üzerine öyle bir zaman gelecek ki o vakit müminin kalbi tuzun suda eridiği gibi eriyecek!” buyurdu. “-Niçin eriyecek yâ Rasûlallah?” diye sorulduğunda: “-Kötülükleri görüp de onları değiştirmeye güç yetiremediği için” buyurdu. (Ali el-Müttaki, Kenz, III, 686/8463) Rabbim Bizleri Uyananlardan Eylesin İnşAllah.

ŞEYH NAZIM HZ. K.S DAN ŞEYH ÜL EKBER ABDULLAH DAĞISTANİ HZ. K.S İNCİLER

  Bizim bir atasözümüz vardır: “Nisan yağmuru düşünce, her canlı o Nisan yağmurunun bir zerre kadar damlasına kavuşmak ister”. Büyük Şeyhim Abdullah Dağıstanî Hz.ne “Bu nedendir?” diye sordum. O dedi ki “Çünkü o Nisan ayında yağan yağmur, Cennetten de birşeyler alır”. Şeyh M. Nazım Kıbrısî Sohbet, 14 Mayıs 2008 Alıntı: Elli sene önce -çoğunuz belki doğmamıştı bile fakat ben o sıralar- Büyük Şeyhim Abdullah Dağıstanî ile Medine-i Münevvere’de, Peygamberimizin Mübarek Şehrine doğru gitmiştim. O Mübarek toprakları, ki Allah (CC) o toprakları kutsal kılmış, Büyük Şeyhim Abdullah Dağıstanî ile halvete girmek için yol almıştık. Şam’dan o Peygamberimizin mübarek şehrine arabayı alıp yola çıktık. Mübarek şehre doğru giderken çöllerden geçtik ve topraktan başka hiçbirşey yoktu. Oraları geçtikten sonra Mübarek Şehre ulaşmıştık ve bize emredilen halvete girdik. Bir halvet insanı dışardan alır ve kendisine yönlendirir. Şimdiki insanların gözleri dışarda, etrafına bakınmakta. Kendilerini unutuyorlar ve sadece etraflarında olan bitenlere ilgi gösteriyorlar. Ya önce kendinle başla! Kendine bak! Ondan sonra etrafına bak! Halvet insanoğlunu dışarıdan alır ve içindeki gerçek varlığına götürür. Bunun için herkes Velî olamaz. Eğer mürşid yoksa hiçkimse birşey bilemez. Sana rehberlik edecek olan rehberini bulmalısın. Çünkü kendi özüne giden yolu rehbersiz bulamazsın. Bunun için halvet, bizleri kendi özümüze dönmemiz için, önemli bir araçtır. Eğer bir Rehber bulamadıysan, yetmiş sene veya seksen sene veya 90 sene veya bundan aşağı-yukarı yaşadıysan kendi özün hakkında hiçbirşey öğrenemeden gidersin. Bunun için Allah (CC) Peygamberler göndermiştir. Onlar senin kim olduğunu sana bildirirler ve seni dışardan içeriye, seni senin özüne götürürler. Yoksa hayvanlar gibi cahil insanlar olurdunuz.(...) Bunun için Allah (CC) ilk Peygamber, Hazreti Adem (as)’ı çocuklarına rehber olarak gönderdi. Ondan sonra onun torunları, torunları, torunlarından devam edip Peygamberlerin Mühürü olan Hazreti Muhammed (sav)’e geldi. Hazreti Muhammed (sav)’de en sonunda insanları kendi özüne yönlendirip onlara kim olduklarını öğretti. İnsanoğlunun son ve en büyük rehberi Hazreti Muhammed (sav)’dır. Eğer Dünya’daki hayat ebediyyete kadar sürseydi, yine O yeterlidir. O gelecek milyar veya trilyon insanlara rehber olarak yeterlidir. Bunun için ona Rehberlikle beraber Mübarek Kuran-ı Kerim verilmiştir. Mübarek Kuran-ı Kerim asırlardır tâ ebediyyete kadar her millet için yeterlidir. Yeni bir Rehber ve Kutsal Kitab’ın gelmesi gerekmez. Hayır! Mübarek Kuran-ı Kerim seni kendine çevirmek için yeterlidir. Bu çok önemli bir noktadır. Evet, işte bu gâyeye ulaşmak için yola çıkmıştık. Büyük Şeyhim Abdullah Dağıstanî bana benim özüme giden yolları açmak istiyordu. Üç ay süre ile halvetteydim ve ondan sonra Şam’a geri döndüm. Büyük Şeyhim Abdullah Dağıstanî orada kalmıştı fakat O’nun emriyle ben Şam’a geri döndüm. Ve geri dönerken o çölün topraklarına baktım ve sayısız renkli çiçekler gördüm. Subhanallah. Bu nasıl olmuştu? Çünkü biz halvetteyken bir defasında yağmur yağmıştı. Ve o yağmur Gökteki İlahi emirle hayat veriyordu ve o topraklar her türlü çiçeklerle o kadar çok güzelleşmişti ki. Subhanallah güneşte değişik renkler veriyordu. Avrupa’da çiçekli topraklar bulabilirsin fakat pek değişik çeşitlerine rastlayamazsın. Belki 5 tür, 10 tür olur fakat o ülkelerdeki güneş Allah’ın mübarek emriyle o kadar çok değişik renkler veriyor ki bitkilere. Çok güzel. Ve düşündüğüm bir başka husus da, oradaki toprakların dokunmuş kilimlere benzemesidir, o kadar şahanedir… Alıntı: Peygamberlerin Mührü bir yetimdi. Fakat o bir koku saçardı. İlahi bir koku. Bir sokağın içinden geçseydi o sokak tamamıyla onun hoş kokusuyla kaplanırdı. Ve insanlar “Peygamberlerin Mühürü demin burdan geçti” derlerdi. Ey insanlar, o güzel kokuya erişmek için çalışın. Yaklaşık 40 sene evvel Şam’a gitmiştim. Şam, İslam âleminin en mübarek şehirlerinden biridir. Orada bir Evliya vardı, Veli olan. Ve oranın belediyesi trafik yol alabilsin diye bir yol yapmak için kazılara başlanmıştı. Bu uzun hikayedir fakat teferruatına girmiyeceğim. O evliyanın mübarek cesedini alıp başka bir yere taşıdılar. Ben de Büyükşeyhimiz Abdullah Dağıstanî ile ilk defa dergahında buluşacaktım. Şeyhimiz Abdullah Dağıstanî Hz. senelerce orada halvete girmişti. Bu yüzden orayı çok severdim. Ve bir defasında, o mübarek bedeni kaldırıp başka makama götürdükten sonra O'nun eski makamı bulan yere gidip bakıyordum. Gördüm ki orayı açıp etraftaki binaların tümünü yıkıyorlardı. Çalışan amelelerden genç biri yanıma geldi ve avucunun içinde azıcık toprak getirmişti. Yanıma yaklaştı ve bana: “Ey Şeyh Hazretleri, şu toprağın kokusuna bakın, bir koklayın” dedi. Ve o toprak o kadar güzel kokuyordu ki, üzerinde çok hoş bir koku vardı. O Evliya o toprakta 600 senedir yatıyordu. Altı yüz sene evvel onu oraya gömmüşlerdi. Fakat bedeninin temizliğinden yattığı toprak şahâne kokuyordu: Gül kokusu. Ya Peygamber-i Zişan? Ey insanlar!.. Arınmak için ve hoş kokulu olabilmek için koşturun Alıntı: Şâm-ı Şerifte Şeyh Yahya Sabbah Hazretleri vardı. Meczup halinde bütün Şam ehlinin intilâbı olan bir kimse idi. Muhyiddin-i Arabî Hazretlerinin (Allah sırrını takdis eylesin) kitaplarını anlayan ve anlatabilen fütuhat sahibi bir kimse idi. Cuma namazından sonra çıkış kapısına yakın otururdu. Heybetli oturup sonra sohbet ederdi. Muhyiddin-i Arabî Hazretleri’nin kitaplarındaki hakîkatlerden söylerdi. Şeyh Abdullah Dağıstanî Efendi Hazretlerinin geldiğini görünce ağır olduğundan yerinden kalkamaz, iki kişi bu taraftan, iki kişi öbür taraftan koltuğuna girip de kaldırırlardı. Şeyh Abdullah Dağıstanî Efendi Hazretlerini ayakta selamlardı. Sohbeti durdu mu ayağa kalkar hemen kucaklar, Şeyh Abdullah Dağıstanî Efendi Hazretleri selam verir, ondan sonra Şeyh Abdullah Dağıstanî Efendi Hazretleri çıkıncaya kadar bakar, çıkıp gidince otururdu. Bir gün bana,«Ey oğlum! Şeyhin kimdir?» «Sultanü’l-Evliya Şeyh Abdullah Dağıstânî Hazretleri’dir» dedim. «Hakkan ve Sıdka» dedi. «Oğlum! Onun kapısına mülâzım ol. Bu Şam’da Aleyhisselâtü vesselâm Efendimizi yakazan uyanıkken gören zat odur» dedi, bana. Rüyada gören çok olur da, uyanıkken görmesi, o kadar kolay mesele değil. İşte o eve gittiği vakitte yatsıdan sonra eve gider, oraya buraya bakar. Ne var evde, diye. Bir şeyler varsa onları verecek yer bulursa verir, hiç kimse bulamazsa. O giderken arkada bir tayfa köpekler de gelirmiş döner içerde ne varsa, ekmektir, ettir, hepsini çıkarır onların önüne atar. Sabah ezânı olunca kapıyı açar, onlar kapının önünde bekler. «Bekliyor musunuz?» Bunların hepsi kalkar, kuyruk sallamaya başlar, câmii şerife beraber gelirken, arkasından gelip kapının önünde beklerler. «Bakınız!» diyor, (Hâşa min'el-huzur) «kelpler nasıl dışarda bekliyor? Bir lokma attım, bana bağlanıp geliyorlar. Bir kemik için, arkamdan gelip ayrılmıyorlar. Size ne kadar söylüyorum, bu kadar cevherler veriyorum, nefsin arkasından koşarsınız, benim arkamdan gelemezsiniz » diye azarlarmış onları. Bunlar o kimselerdir. Geleni yerine göndermeye erbâb olan kimse. Büyük Şeyh Efendi Hazretleri, Şeyh Şerafeddin Dağıstanî Hazretleri’nin halîfesi Şeyh Abdullah Dağıstânî Hazretleri için ihvanlara, ulemalara şöyle söylermiş: «Bir kimse, üzerinde Cibril’in sureti bulunan bir cevher getirip vasiyet etse, üzerinde Cebrâil Aleyhisselâmın nakşı bulunan cevher, zamanın cevheri ki, o elmas gayet nâdirdir. İsmi işitilmiş ken¬disi görülmüş değildir. Bir kimsede bulunsa, yedi kralın hazînesi onu bozamaz. Onun pahasını ödeye¬mez, o kadar pahalı. Dese ki, «Bu cevheri bu asırda, Cihadün Ekber’de en ileri adımı atan zâta verilsin» diyerek vasiyet etse hiç şüphesiz Abdullah Efendiye verirdim. Cihadün-Ekber’de, onun ayak bastığı yere bir evliya ayak basamaz» demiş Şeyh Şerafeddin Dağıstanî Hazretleri. Millet şeyhliği kolay zannediyor. Şeyh dendiği vakitte inanıyor. «Yine bu cevheri takdîm için bir kimse vasiyet etse, onun parasını yine Abdullah Efendiye verirdim. Bu asırda neyin nereye verileceğini ondan daha iyi bilen bir kimsede yoktur» diyor. İşte o «Li mâ hulika leh» mü’minin sıfatıdır. O sana ne için gelmiştir, o yolda sarf edersen korkma. O zaman o kimsenin hâli deryanın üzerinde akıp giden gemi gibi olur. İçeriye biriktirmeye başlarsa gemi su almaya başlar, tehlike var. Şeyh Abdullah Dağıstanî Efendi Hazretleri onu da böyle ifade ederdi. (1982, Beylerbeyi, İstanbul) Şam-ı Şerif'in Değeri Hakkındadır. Alıntı: Şam; Allah Azze ve Celle’nin ehl-i imânı himaye için tâyin etmiş olduğu makamdır. Şam’da muhlis kullar bulunur. Bütün dünyada ne bereket varsa dokuzunu Şam’a, birisi bütün dünyaya verilmiştir. O hu¬duttan içeriye giren adama şekavet olamaz. Şam’ı ziyaret etmeden Hicaz’a geçip gidiyorlar. Hac fari¬zası yerini bulur, tamam olur lâkin efdaliyyeti Şam’ı ziyaret ki, o derecede hac seferine kemal verir. Bazı kimseler dalgınlıkla Bağdat’a gider de, Şam’dan geçmez. Bağdat’taki evliyalar, onlar gece vakti gökte parlayan yıldızlar gibidir. O yıldızlar geceleyin ne kadar aydınlık verebiliyorsa Bağdat’ın evliyaları Bağdat’a o kadar bir nur verebiliyorlar. Bağdat’ın içerisinde bulunduğu zulmet, o kadar şiddetli. Ko¬caman evliyalar yıldız gibi parlayıp duruyor lâkin Şam’da güneş parlar. Şam’daki nur, güneş misalidir, Bağdat’taki nurlar yıldızlar gibidir. Şam’da bulunan evliyalar; bırak başka evliyaları, “Şam’a Sahâbe-i kiramdan Peygamber-i Zîşan’ı gören on bin göz girmiştir” diyor. Şam’ı Şerife, peygamberi seyreden Sahâbeden on bin göz girdi. Ve şimâlinde o Kasiyyun Dağı vardır. Cennet mekân Şeyhim Abdullah Dağıstanî Hazretlerinden işittim, Cenab-ı Rabbü’l âlemin 124 bin peygamber gönderdi, bin peygamberin kabirleri başka kutuplardadır, dünyanın başka memleketlerine dağılmıştır. Geri küsuru 123 bin peygamberin kabirleri hep Cebel-i Kasiyyun’dadır derdi. O dağ enbiya ve evliya madenidir. Onun için gece baktığınız vakitte, geceleri o dağ ışık olmadığı halde oradan nur yağar. Her karışında evliya yatan, her karışında nebî olan hatta bizim durağımız olan yerde de bir peygamber kabri var demişti cennet mekân Şeyhim Abdullah Dağıstanî Hazretleri. Eskiden Şamlılar, Muhyiddin-i Arabî Hazretlerini makamının bulunduğu dağın eteğine -ki oraya Salihiye derler-, buraya ziyarete gelen kimseler oradan yukarıya ayakkabılarıyla yürümezlermiş. Oraya çıkan hakkında Allah-ü zülcelâl’in ahd-ü peymânı; O kimselere muhasebe olmaksızın kıyamet gününde bu dağ ile beraber cennete koyacak diyor. Şam bu, evliyalar Şam’ın fazîletini dünyanın sonuna kadar söylese bitmez. O, bitmeyen fezâiller ve şerafet sahibi makamdır. Oraya giren Allah’ın rahmetiyle girer. Oradan başka memlekete rağbet etmiş olarak çıkan, Allah’ın gazabı ile çıkar. Şam’ın fazileti hakkında zâhir ilimde Kırk hadîs-i şerif görmüştüm. Manevî olan fezâillerde Şam’ın faziletlerine dair Şeyh Abdullah Dağıstanî Efendi Hazretlerinin bana hususi yazdırmış olduğu hiç işitilmeyen faziletleri anlatan otuz sohbeti vardır Alıntı: Abdullah Dağıstanî Efendi (Allah sırrını takdîs etsin) Hz.’leri derdi ki: “Dünyanın hakîkatını bilmeyen adam dünyanın şerrinden kurtulamaz…”
MEHTER / TASAVVUF MÜZİK
SİTE HARİTASI
SAAT
Üyelik Girişi