CEMAZİYEL -EVVEL HAKİKAT DAMLASI
HADİS-İ ŞERİF IŞIĞINDA AHİRZAMAN “Siz öyle bir zamanda yaşıyorsunuz ki sizden biriniz emrolunduğu şeylerin onda birini terk etse helâk olur. Sonra öyle bir zaman gelecek ki sizden kim emrolunduğu şeyin onda birini yapsa kurtulur.” (Tirmizî, Fiten, 79/2267) “Öyle bir zaman gelecek ki o zaman şu üç şeyden daha kıymetli birşey olmayacaktır: Helal para, can u gönülden arkadaşlık yapılacak bir kardeş ve kendisiyle amel edilecek bir sünnet.” (Heysemî, I, 172) “Öyle bir zaman gelecek ki, kişi helâlden mi haramdan mı kazandığına aldırmayacak!” (Buharî, Büyû; 7) Ebu Said el-Hudrî’den rivayet edildiğine göre Rasûlullâh -sallallâhu aleyhi ve sellem- şöyle buyurmuştur: “Aranızda öyle bir grup ortaya çıkacaktır ki, namazınızı onların namazları, oruçlarınızı onların oruçları ve diğer amellerinizi de onların amelleri yanında az göreceksiniz. onlar Kur’ân okurlar, fakat okudukları boğazlarından aşağı geçmez. onlar okun yaydan çıktığı gibi dinden çıkarlar...” (Buhârî, Fedâilü’l-Kur’ân, 36) “Öyle bir zaman gelecek ki okuma meraklı kurrâ çoğalacak; fakîhler ise azalacak ve bu sûretle ilim çekilip alınacak. Daha sonra öyle bir zaman gelecek ki insanların okudukları boğazlarından aşağı geçmeyecek.” (Hakim, Müstedrek, V, 504) “Şiddetli bir şekilde yaklaşan fitne sebebiyle vay insanların hâline. İnsanlar mü’min olarak sabahlar da akşam kâfir oluverirler. İnsanlar dinlerini küçük dünya menfaati karşılığı değiştiriverirler. İşte öyle zamanda dinlerinde sâbit kalabilenler ellerinde kor ateşi tutanlar gibidirler.” (Ahmed İbn Hanbel, Müsned, II, 390; Ayrıca bkz. Müslim, İman 186; Tirmizi, Fiten 30, (2196) “Öyle bir zaman gelecek ki bütün insanlar ribâ ile iş yapacak. Ondan sakınanlar dahi tozuna bulaşmak durumunda kalacaklar.” (Nesâî, Büyû 2; İbnu Mâce, Ticârât 58; İbn Hanbel, Müsned, IV, 494; Beyhakî Sünen, IV, 275) “Öyle bir zaman gelecek ki doğru söyleyenler yalanlanacak, yalancılar ise doğrulanacak. Güvenilir kimseler hain sayılacak, hâinlere güvenilecek. İnsanlardan şâhidlik etmeleri istenmediği halde şâhidlik edecekler, yemin etmeleri istenmediği halde yemin edecekler,” (Taberâni, XXIII, 314) “Öyle bir zaman gelecek ki insanlar iyiliği özendirmeyecek, kötülükten de sakındırmayacaklar.” (Heysemî, Mecmauz-zevâid, VII, 280) Rasûlullah -sallallâhu aleyhi ve sellem- buyurdular ki: “Muhakkak ki insanlar üzerine öyle bir zaman gelecek ki, o vakit kişi altından sadaka ile (çarşı Pazar) dolaşır da bunu kendisinden sadaka olarak kabul edecek tek kişi bulamaz. O zaman, tek bir erkeğe kırk tane kadının tâbi olduğunu ve kadınların çokluğu ve erkeklerin azlığı sebebiyle ona sığındıklarını görürsün.” (Buhari, Zekât 9; MüsIim, Zekat 59) “Ben sizin dünya hırsıyla birbirinizle kapışmanızdan, birbirinizi katletmenizden ve sizden öncekiler gibi helâk olup gitmenizden korkuyorum.” (Müslim, Fezâil 31) “…Ben asıl sizin dünyayı elde etmek için birbirinizle kapışıp kavga etmenizden korkuyorum.” (Buhârî, Cenâiz 71, Menâkıb 25, Megâzî 27, Rikâk 7, 53; Müslim, Fezâil 30) Hz. Sevban radıyallahu anh anlatıyor: “Rasûlullâh -sallallâhu aleyhi ve sellem- buyurdular ki: “–Size çullanmak üzere, yabancı kavimlerin, tıpkı sofraya çağrışan yiyiciler gibi, birbirlerini çağıracakları zaman yakındır.” Orada bulunanlardan biri: “–O gün sayıca azlığımızdan mı bu durum başımıza gelecek?” diye sordu. “–Hayır, bilakis o gün siz çok olacaksınız. Lakin sizler bir selin getirip yığdığı çer-çöpler gibi hiçbir ağırlığı olmayan kimseler durumunda olacaksınız. Allah, düşmanlarınızın kalbinden size karşı korku duygusunu çıkaracak ve sizin kalplerinize zaafı atacak!” buyurdular. “–Zaaf da nedir ey Allah’ın Rasûlü?” denildi. “–Dünya sevgisi ve ölüm korkusu!” buyurdular.” (Ebu Davud, Melahim 5/4297) Ebu Ümeyye eş-Şa’bani anlatıyor: “Ey Ebu Sa’lebe dedim, şu ayet hakkında ne dersin?” (Mealen): “Ey iman edenler! Siz kendinize bakın. Siz doğru yolda oldukça, sapıtmış olanlar size zarar vermez.” (Maide 105) Bana şu cevabı verdi: “Gerçekten bunu, iyi bilen birine sordun. Zira ben aynı şeyi Rasûlullah -sallallâhu aleyhi ve sellem-’a sormuştum. Demişti ki: “Ma’rufa sarılın, münkerden de kaçının! Ne zaman uyulan bir cimrilik, takip edilen bir hevâ, (dine, ahirete) tercih edilen dünyalık görür, rey sahiplerinin (selefi dinlemeden) kendi reylerini beğendiklerini müşahade edersen, o zaman kendine bak. İnsanlarla uğraşmayı bırak. Zira (bu safhaya gelince) arkanızda sabır günleri var demektir. O günler avuçta ateş tutmak gibi (sıkıntılı)dır. O günlerde, sizin kadar amel yapabilen bir kimseye elli kişinin ecri verilecektir.” (Ebu Davud, Melahim 17/4341); Tirmizi, Tefsir, 5/3060); İbnu Mace, Fiten 21) Rasûlullah -sallallâhu aleyhi ve sellem- buyurdular ki: “-İnsanlar öyle günler görecek ki, katil niçin öldürdüğünü, maktul de niçin öldürüldüğünü bilemeyecek.” “-Bu nasıl olur?” diye soruldu. Şu cevabı verdi: “-Herçtir! Öldüren de ölen de ateştedir.” (Müslim, Fiten 56) Zübeyr İbnu Adiy rahimehullah anlatıyor: “Hz. Enes İbnu Mâlik radıyallahu anh’ın yanına girdik. Haccâc’ın bize yaptıklarını şikayet ettik. “-Sabredin, buyurdu. Zira öyle günlerle karşılaşacaksınız ki, her yeni gün, gidenden daha kötü olacak. Bu hal Rabbinize kavuşuncaya kadar devam edecek. Ben bunu, Rasûlunüz -sallallâhu aleyhi ve sellem-’den işittim.” (Buhari, Fiten 6; Tirmizi, Fiten 35/2206) Hz. Huzeyfe radıyallahu anh anlatıyor: “Rasûlullah -sallallâhu aleyhi ve sellem- birgün: “-Bana kaç müslüman olduğunu sayıverin” buyurdular. Biz: “-Ey Allah’ın Rasûlü! Bizim sayımız altı-yediyüze ulaşmış olduğu halde, hakkımızda korku mu taşıyorsunuz?” dedik. “-Siz bilemezsiniz, (çokluğunuza rağmen) imtihan olunabilirsiniz!” . Gerçekten öyle (belaya maruz kalıp) imtihan olunduk ki, içimizden namazını gizlice kılanlar oldu.” (Buhari, Cihad 181; Müslim, İman 235) Abdullah ibn-i Ömer -radıyallâhu anh- tarafından rivayet edilmiştir. Rasûlullâh –sallâllâhu aleyhi ve elem- bize yönelerek şöyle buyurdu: “Ey Muhacirler cemâati! Beş şey vardır ki, onlarla mübtelâ olacağınız zaman Ben sizlerin o şeylere erişmenizden Allâh’a sığınırım. Onlar şunlardır: 1- Bir milletin içinde zina, fuhuş ortaya çıkıp nihayet o millet bu suçu alenî olarak işlediğinde, mutlaka içlerinde taun hastalığı ve onlardan önce gelip-geçmiş milletlerde vuku bulmamış hastalıklar yayılır. 2- Ölçü ve tartıyı eksik yapan her millet mutlaka kıtlık, geçim sıkıntısı ve başlarındaki hükümdarların zulmü ile cezalandırılırlar. 3- Mallarının zekâtını vermekten kaçan her millet mutlaka yağmurdan menedilir (kuraklık cezası ile cezalandırılır) ve hayvanları olmasa (Allâh hayvanlara acımasa) onlara yağmur yağdırmaz. 4- Allâh’ın ahdini (emirlerini) ve Rasûlün sünnetini terk eden her milletin başına mutlaka Allâh kendilerinden olmayan düşmanı musallat eder ve düşman o milletin elindeki-avucundakilerin bir kısmını alır. 5- İmamları (yâni devlet adamları) Allâh’ın Kitabı ile amel etmeyip Allâh’ın indirdiği hükümlerden işlerine geleni seçtikçe Allâh onların hesabını kendi aralarında görür.” (İbn-i Mâce, Fiten, 22) Rasûlullah sallallahu aleyhi veselem şöyle buyurdu: “Fırat nehrinin suyu çekilip, aktığı yatakta bulunan bir altın dağı meydana çıkmadıkça ve kurtulup kazanan ben olayım diye birbiriyle çarpışan her yüz kişiden doksan dokuzu ölmedikçe kıyamet kopmaz.” (Buhârî, Fiten 24; Müslim, Fiten 29. Ayrıca bk. İbni Mâce, Fiten 25) Diğer bir rivayet ise şöyledir: “Pek yakında Fırat nehrinin suyu çekilerek aktığı yatakta bir altın hazinesi meydana çıkacaktır. O günü gören kimse, o hazineden kesinlikle bir şey almasın.” (Buhârî, Fiten 24; Müslim, Fiten 29-32. Ayrıca bk. Ebû Dâvûd, Melâhim 13; Tirmizî, Sıfatü’l-cenne 26) “Nefsim kudret elinde olan Allah’a yemin ederim ki kişi bir kabre uğrayıp üzerine abanarak: ‘Keşke bu kabrin içinde ben olsaydım’ demedikçe kıyamet kopmaz. Hâlbuki bu sözü ona söyleten din değil, belâ olacaktır.” (Buhârî, Fiten, 22; Müslim, Fiten, 53-54) Öyle bir zamanın geleceği, insanların kalblerinin dünya sevgisi ile dolacağı, cihadı zarar olarak görüp zekat vermeyi altından kalkılması zor bir borç olarak görecekleri bildirilir. (Ali el-Müttaki, Kenz, III, 236/6322) Rasûlullah -sallallâhu aleyhi ve sellem- buyurdular ki: “-Beni İsrail üzerine gelen şeyler, aynıyla ümmetimin üzerine de gelecektir. Öyle ki onlardan aleni olarak annesine gelen olmuşsa, ümmetimden de bu çirkin işi mutlaka yapan olacaktır. Nitekim, Beni İsrail yetmişiki millete (dine, fırkaya) bölünmüştü. Benim ümmetim de yetmişüç millete bölünecektir. Bunlardan bir tanesi hariç hepsi ateştedir.” “-Bu fırka hangisidir?” diye soruldu. “-Benim ve ashabımın üzerinde olduğu şeyden ayrılmayanlardır!” buyurdular.” (Tirmizi, İman 18/2641) Rasûlullah -sallallâhu aleyhi ve sellem- buyurdular ki: “Ümeranız hayırlı olanlarınızdan iseler, zenginleriniz sehâvetkâr kimselerse, işlerinizi aranızda müşavere ile hallediyorsanız, bu durumda yerin üstü (hayat), altından (ölümden) hayırlıdır. Eğer ümeranız şerirlerinizden, zenginleriniz cimri ve işleriniz kadınların elinde ise, yerin altı üstünden, (ölmek yaşamaktan) daha hayırlıdır. (Çünkü artık dini ikame imkanı kalmaz).” (Tirmizi, Fiten 78/2266) Rasûlullah -sallallâhu aleyhi ve sellem- birgün: “-Gençlerinizin fıska düştüğü, kadınlarınızın azdığı zaman haliniz ne olur?” diye sormuştu. (Yanındakiler hayretle): “-Ey Allah’ın Rasûlü, yani böyle bir hal mi gelecek?” dediler. “-Evet, hatta daha beteri!” buyurdu ve devam etti: “-Emr-i bi’l-ma’rufta bulunmadığınız, nehy-i ani’l-münker yapmadığınız vakit haliniz ne olur?” diye sordu. (Yanındakiler hayretle:) “-Yani bu olacak mı?” dediler. “-Evet, hatta daha beteri!” buyurdular ve sormaya devam ettiler: “-Münkeri emredip, ma’rufu yasakladığınız zaman haliniz ne olur?” (Yanında bulunanlar iyice hayrete düşerek): “-Ey Allah’ın Rasûlü! Bu mutlaka olacak mı?” dediler. “-Evet, hatta daha beteri!” buyurdular ve devam ettiler: “-Ma’rufu münker, münkeri de ma’ruf addettiğiniz zaman haliniz ne olur?” (yanindeki Ashab:) “-Ey Allah’ın Rasûlü! Bu mutlaka olacak mı?” diye sordular. “-Evet, olacak!” buyurdular.” (Heysemi, Mecma’u’z-Zevaid, VII, 281) Rasûlullah -sallallâhu aleyhi ve sellem- buyurdular ki: “İnsanların dünyaca en bahtiyarını âdi oğlu âdiler teşkil etmedikçe Kıyamet kopmaz.” (Tirmizi, Fiten 37/2209) Hz. Ebu Hureyre radıyallahu anh anlatıyor: “Rasûlullah -sallallâhu aleyhi ve sellem-, yanındaki cemaate konuşurken, bir adam gelerek: “-Ey Allah’ın Rasûlü! Kıyamet ne zaman kopacak?” dedi. Sallallâhu aleyhi ve sellem- konuşmasına devam etti, sözlerini bitirdiği vakit: “-Sual sâhibi nerede?” buyurdular. Adam: “-İşte buradayım ey Allah’ın Rasûlü!” dedi. Sallallâhu aleyhi ve sellem-: “-Emanet zâyi edildiği vakit Kıyameti bekleyin!” buyurdular. Adam: “-Emanet nasıl zâyi edilir?” diye sordu. Efendimiz: “-İş, ehil olmayana tevdi edildi mi Kıyamet’i bekleyin!” buyurdular.” (Buhari, İlm 2, Rikâk 35) Hz. Ali radıyallahu anh anlatıyor: “Rasûlullah -sallallâhu aleyhi ve sellem- birgün: “Ümmetim onbeş şeyi yapmaya başlayınca ona büyük belanın gelmesi vâcip olur!” buyurmuşlardı. (Yanındakiler:) “Ey Allah’ın Rasûlü! Bunlar nelerdir?” diye sordular. Sallallâhu aleyhi ve sellem- saydı: -Ganimet (yani milli servet, fakir fukaraya uğramadan sadece zengin ve mevki sahibi kimseler arasında) tedavül eden bir metâ haline gelirse, -Emanet (edilen şeyleri emânet alan kimseler, sorumlu ve yetkililer, memurlar) ganimet (malı yerini tutup, yağmalayıp nefislerine helal) kıldıkları zaman, -Zekât (ödemeyi ibadet bilmeyip bir angarya ve) ceza telâkki ettikleri zaman. -Kişi annesinin hukukuna riayet etmeyip, kadınına itaat ettiği; -Babasından uzaklaşıp ahbabına yaklaştığı; -Mescidlerde (rıza-yı ilâhi gözetmeyen husûmet, alış-veriş, eğlence ve siyâsiyâta vs. müteallik) sesler yükseldiği zaman. -Kavme, onların en alçağı (erzel) reis olduğu; -(Devlet otoritesinin yetersizliği sebebiyle tedhiş ve zulümle insanları sindiren zorba) kişiye zararı dokunmasın diye hürmet edildiği; -(Çeşitli adlarla imal edilen) içkiler (serbestçe) içildiği; -İpek (haram bilinmeyip erkekler tarafından) giyildiği; -Çeşitli adlar altında şarkıcı kadınlar ve çalgı aletleri edinildiği; -Bu ümmetin sonradan gelen nesilleri, önceden gelip geçenlere (çeşitli ithamlar ve bahanelerle) hakâret ettiği zaman artık kızıl rüzgârı, (zelzeleyi), yere batışı (hasfı) veya suret değiştirmeyi (meshi) (veya gökten taş yağmasını, (kazfi) bekleyin.” (Tirmizi, Fiten 38/2210) Mikdam bin Ma’dikerb’in bir hizmetçisi vardı, süt satardı, Mikdam da karşılığında para alırdı. Ona: “-Sübhanallah, süt satıp para mı alıyorsun?” dediler. O da: “¬-Evet, bunda ne var ki? Ben Rasûlullâh -sallallâhu aleyhi ve sellem-’in şöyle dediğini duydum: “-İnsanlar üzerine öyle bir zaman gelecek ki o vakit dinar ve dirhemden başka bir şey fayda vermeyecek!” dedi. (Ahmed bin Hanbel, IV, 133) “Sizin üzerinize öyle bir zaman gelecek ki o vakit siz, iyilikleri emretmeyen ve kötülükleri yasaklamayan kimselerin en hayırlı kişiler olduğunu düşünürsünüz.” (Ali el-Müttaki, Kenz, III, 686/8462) Rasûlullâh -sallallâhu aleyhi ve sellem-: “-İnsanlar üzerine öyle bir zaman gelecek ki o vakit müminin kalbi tuzun suda eridiği gibi eriyecek!” buyurdu. “-Niçin eriyecek yâ Rasûlallah?” diye sorulduğunda: “-Kötülükleri görüp de onları değiştirmeye güç yetiremediği için” buyurdu. (Ali el-Müttaki, Kenz, III, 686/8463) Rabbim Bizleri Uyananlardan Eylesin İnşAllah.

RESULULLAH S.A.V EFENDİMİZİN ARKADAŞLARI OLAN TÜRKLER

 RASULULLAH sallahu aleyhi sellem efendimizin arkadaşı olan Türkler Bugün İslam ümmetinin yüzde yirmisi Türk’tür. Fakat yeryüzünde bugüne kadar Peygambere yazılmış şiirlerin yüzde sekseni Türkçedir. Peygamber adını çocuklarına en çok koyanlar yine Türklerdir. Üstelik Türkler askerlerini bile onun adıyla anarlar: ‘Mehmet’çik derler. Türkler Peygamberlerini çok sevdiler, yaşadılar, yaşattılar. Pekiyi, sevgili Peygamberimiz pek çok millet hakkında bilgi verirken acaba biz Türkleri de tanımış ve tanıtmış mıydı? Etrafında Süheyb-i Rumi gibi Rum, Selman-ı Farisi gibi İranlı, Şuayip gibi İtalyan, Bilal gibi Habeşli... olduğuna göre, arkadaşları arasında Türk de bulunmuş mudur? Elbette bulunmamasının bir kaybı, ya da bulunmasının bir kazancı olduğundan sormuyoruz bu soruyu. Çünkü O, “ameli geri bırakanı soyu sopu bir yere götüremez” diyen ve soy övünmeciliğinin anlamsızlığını insanlığa öğreten bir rehberdi. Kendi öz kızı dahi soyundan dolayı bir imtiyaz görmemişti. Fakat peygamber sevgisi iliklerine bu denli sinmiş bir milletin onun yakınında akrabalarının bulunduğunu bilmesi de bir sevinç nedeni olabilir. Bugüne kadar üzerinde pek durulmamış bu konuya biraz değinmekte fayda olduğunu düşünüyor, asıl çabayı konunun uzmanlarından bekliyoruz. Doğrusu hadis alimlerimizin bu konu üzerinde yoğunlaşmış detaylı çalışmaları yoktur. Yüzeysel ve tartışmalı bir takım bilgiler vardır elimizde. Bunları delilleri ile görmekte herhalde yarar olacaktır. Türkler Şaman Dini'nden Değildi Hz. Peygamber döneminde Göktürk devleti vardır. İpek yolu denilen ticaret yolunun çoğuna da hakimdirler. İran şahı Nuşirevan’da Göktürk Hakanı’nın kızı vardır. İnanışları tek Tanrıyaydı. Ulu Tanrı veya Gök Tanrı diye anarlardı O’nu. Sanıldığı gibi şamanist değillerdi. Şamanizm Moğolların diniydi. Din adamları şaman’lardı. Türklerin din adamları ise ‘Kam’ adını taşırdı. Konfüçyanizm, Budizm,Taoizm gibi akımlara ‘mızmız dinler’ adını takmışlardı. Bütün tarihçiler Türklerin tek Tanrı’ya, ahirete, hesaba, cennet ve cehenneme inandıklarını zikrederler(1). Peki,Budizm, Konfüçyanizm, Mecusilik, Şamanizm, Taoizm, Manihaizm, Zerdüştilik... gibi yüzlerce inanış arasında Türkler nasıl tek Tanrı inanışıyla İslam’a bu kadar hazır kalabilmişlerdir? Tevrat kaynaklı bir görüşe göre Hz. Nuh’un oğullarından Yafes’in bir oğlunun adı Türk’tür. Özellikle İbn-i Haldun ve başka bazı müelliflerce ciddiye alınan bu görüşe göre Türklerin atası da bu kişidir.(2). “Türklerin Soy kütüğü” kitabı da bu görüştedir. Ve ilave eder: Hz. Nuh’tan Kara Han’a kadar Türkler İslam itikadı üzeredir. Karahan’dan sonra bozulmuşlardır. Oğuz Han, Kara Han’ın oğludur ve efsanesindeki hikayesi ilginçtir: Doğduktan sonra üç gün annesini emmez. Üzülen annesinin rüyasına girerek “Bir olan yaratıcıya inanmadığın sürece seni emmeyeceğim" der. Evladına şefkatinden iman eden annesini emmeye başlar Oğuz. Ergenliğinde çevresindeki kızlara hiç ilgi göstermediği ve onları “putperest oldukları için” sevmediği anlatılır. Amcasının putperest olmayan ve çirkin kızıyla evlenmeyi tercih eder. Bu uğurda babasıyla da ters düşer ve onunla savaşır. Babası bu savaşlardan birinde hayatını kaybedince tahta geçer. Adaletle yönetir ülkeyi. Öylesine faziletleri rivayet edilir ki bir peygamberden terbiye almış olabileceği üzerinde durulmakta ve bazı kaynaklarda ‘rahmetullahi Aleyh’ diye anılmaktadır. Bilge Cihangir Oğuz Han İktidarında Türkleri zaferden zafere koşturur. Dünyanın Büyük Okyanus’tan Akdeniz’e kadar tek büyük gücü olur. Bütün bu özelliklerine ‘dünya egemenliği’ de eklenince Kur’an’da zikredilen Zülkarneyn’in Oğuz Han olduğu ileri sürülmüştür(3). Kur’an’da Zülkarneyn’in dünyaya hakim olmuş bir kaç kişiden biri olduğu belirtilir. Yaptığı bir seferde Uzakdoğu’da mayası temiz bir kavimle tanışır ve onları Yecüc ve Mecüc denilen bir kavmin zulmünden kurtarmak için bir set yapar. Çin Seddi -ki uzaydan görülecek kadar büyük tek insan yapısıdır- Oğuz Han zamanında yapılmıştır. Hz. Zülkarneyn’in, yaptığı bir seferde artık iyice ilerlemiş bir yaşındayken Hz. İbrahim’le görüşerek onun hayır duasını aldığı anlatılır. Peygamberimizin iki zevcesinden gelen bir rivayette peygamber efendimiz hane-i saadette iken sıkıntılı bir şekilde doğrulur ve üzüntüyle “şu anda Zülkarneyn’in seddinden yüzük genişliğinde bir delik açıldı” der. Acaba peygamber efendimizi üzen neydi? Bilinen sadece bir olay vardır o tarihte: Doğu Göktürklerin Çin ordusu tarafından imha edilmesi olayı. Bu tarihten sonra doğu’nun büyük gücü haline gelecek olan Çin’in önü ancak Türk ve İslam ordularının işbirliği ile Talas’ta kesilebilecektir. Sevgili Peygamberimiz(sav)’den rivayet edilen bazı hadisler, ‘kanturaoğulları’nın bu ümmeti uzun süre idare edeceğini belirtir. Bilindiği gibi Hz. İbrahim’in üç hanımı bilinmektedir: Sare, Hacer ve Kantura. Hacer’den olan oğlu İsmail’i Arabistan’a bırakmış İsmailoğulları burada zamanla Nabtiler ve Palmirana denilen güçlü devletler kurmuşlardı. Sare’den olan oğlu İshak’ın torunu olan Yakup’un 12 oğlundan İsrailoğullarının oniki kolunun türediği ve Hz. Musa ile Mısır’dan çıkmalarından sonra Filistin’de İsrail ve Yehuda denilen iki devlet kurdukları ve Hz. Süleyman devrinde Yemen’de Sebe devletini ihya ettikleri bilinmektedir. Kantura’dan olan oğullarını da Hz. İbrahim’in tevhidi tebliğ için Horasan’a gönderdiği rivayet edilir. Bu çocuklarının; “diğer çocuklarını yakınında tutuyorsun da niçin bizi uzaklara gönderiyorsun?” diye ağlaştıkları anlatılır. Kantura'nın Çocukları... Hz. İbrahim ise, gittikleri yöreyle ilgili bilgi verir onlara. Nasıl hareket edeceklerini anlatır. Onlara yağmur duası öğretir. Bu çocukların Horasan’a gitmesinin nedenini Hz. İbrahim ve Sevgili Peygamberimizin hayatları incelendiğinde bir yere elçi gönderecekleri zaman oralı olmalarına dikkat ettikleri görülür. Bu noktadan hareketle Horasan’a giden çocukların annesinin Orta Asya kökenli olması muhtemeldir. Oğullar Horasan’a geldikten bir süre sonra yaşanan kıtlık ve kuraklıkta onların duasının yağmur getirmesi ‘Han’ ilan edilmelerine ve ‘kanlarının akıtılmasının haram’ ilan edilmesine neden olmuştur. Öyle ki, gerçekten, Türk tarihinde hanların kanı akıtılmaz. Öldürülürken dahi kılıç kullanılmaz, Yay kirişi ile boğulurlar. Bu boğma adeti Göktürklerden sonra Selçuklu ve Osmanlı Hanedanında bile sürmüştür.(4) Hz. İbrahim’in M.Ö. 2000 yıllarında yaşadığı düşünülürse; dünya tarihinde üç büyük gücün; İsrailoğulları, İsmailoğulları ve Türklerin üç koldan dünya yüzünde belirdiği M.Ö.1500-1000 yılları arasındaki bu güç dengeleri oluşumu da daha iyi anlaşılabilir. İşte, bu temaslardır ki Türkleri İsmailoğulları ve İsrailoğulları arasında olduğuna yakın bir şekilde vahdaniyet görüşüne yatkın tutmuş ve Hz. Peygamberin mesajına açık, hazır bulundurmuştur. Peygamberimizin geldiği toplum Türklerden habersiz değildi. O devrin süper güçlerinden birisi olan Göktürkler biliniyordu. Hatta Peygamberimizin amcası Ebu Talip, müşriklere karşı onların zulümlerine karşı söylediği bir şiirinde; Müşriklerin, “Peygamberle birlikte neredeyse ta.. Türk kapılarına kadar çekilip gitmelerini istediklerini” ifade eder. Bunun yanında Arap şairler kahramanlık, mertlik ve cesaret söz konusu olunca hep Türkleri örnek gösterirlerdi. Bunlardan bazıları Hassan B.Hanzala, Evs B. Hacer, Şemmah b.Zirar, Nabiğa ez Zübyani ‘dir. Arabistan’da İran kanalından köle statüsünde pek çok Türk olduğu tahmin edilmektedir. Ancak isimler arapçalaştığı için tam ayırd etmek güç olmaktadır. Türklere Dokunmayın... Hadis kaynaklarından Buhari, Müslim ve Ebu Davud’da zikredilen Türklerle ilgili pek çok hadis vardır. Bunlardan meşhurları, Arap-Türk savaşı olacağı ve Türklerin Arabistan’ın da ele geçireceği şeklindeki hadistir. Bir diğeri de Peygamberimizin Dış Politika tavsiyesidir: Size “Türkler dokunmadıkça siz Türklere dokunmayın!” Nitekim Hz. Peygamberin bu tavsiyesini tutması sayesinde İslam orduları pek çok kez büyük kayıplara uğramaktan kurtulmuştur. (5) Yine Kuzey Arabistan’da Dicle’ye yakın yerleşen ve Harboğulları denilen bir kabile, dilleri anlaşılmayan, savaşçı bir topluluktur. Bu sülaleden gelen Mısırlı araştırmacı Muhammed Harb, Harboğullarının dillerini incelemiş ve bunların Türk olduğu ihtimalinin ağır bastığını belirtmiştir. Bunlar Bedir hazırlıkları sırasında peygamberimize elçi göndermişlerdi. Abdullah b.Mes’ud ve Abdullah b. Abbas Peygamberimizin Bedir Savaşında girdiği yuvarlak bir çadırdan bahsederler. 627 Hendek savaşında peygamberimize kurulan çadıra KubbetütTürki(Türk Çadırı) adı verilmiştir. Bu çadırı kurarken peygamberimiz de çalışmış, hatta İstanbul’un fethedileceği haberini, İstanbul’u fetheden komutana ve askerlerine övgüsünü bu çadırın gölgesinde söylemiştir. Yine, ünlü Hudeybiye anlaşması bu çadırda imzalanmıştır. Mekke’nin fethi öncesi kuşatmada Ebu Süfyan’la bu çadırda görüşmüştür Hz. Peygamber. Ve itikaflarına bu çadırda çekilmeyi itiyad edinmişlerdi. Bu nedenle Ümmü Derda gibi bazı sahabilerin de itikafa (Ramazan Ayı'nın son 10 günü ibadet için hayattan soyutlanmaya) bir Türk çadırı kurarak çekildiği rivayet edilmektedir. Bu çadırın kurulduğu yerde hatıra olarak sahabenin yaptığı günümüze kadar gelen Zübab Mescidi bulunmaktadır(6). Uhud Savaşı öncesinde Dicle Türk Boylarının İlbeği olan Büğdüz-Aman Hanedanı’nın bir grupla beraber Medine’ye gelerek müslüman oldukları ve bu çadırı da bu heyetten Medine’de kalan bir Türk’ün kurduğu rivayet edilmektedir. Bu Türk boyu İran sınırında olmasıyla da Peygamberimizin devletine stratejik bir kuvvet ikamesi sağlamışlardır(7). Hz.Hüseyin ve Peygamber Arkadaşlarında Horasan'a Büyük İlgi Peygamber efendimiz kendisi öldükten sonra ashabına yeryüzüne dağılmalarını ve mümkün mertebe geldikleri memlekete dönmelerini ve bilhassa gençlere sahip çıkmalarını tavsiye etmişti. Bir Horasan seferinde, 300 sahabinin olması bu açıdan ilginçtir. Bunlardan, Arslan Baba denilen ve gerçek adı bile unutulan bir sahabi anlatılır. Hz. Hüseyin’in Kerbela’da abluka’ya alındığında Emevi komutanından son isteği kendisini Horasan’a gidebilmesi için bırakmasıydı. Bu isteğinin dedesi Peygamberden alınmış bir işaret üzerine olduğu düşünülebilir(8). Ozanların pîri sayılan Korkut Ata bizzat Medine’ye gidip Hz. Ebubekir ile görüşerek Müslüman olmuştur(9).Hz. Ömer zamanında Sasanileri ve Bizans’ı ağır yenilgilere uğratan İslam ordularına İran kışkırtmasıyla bazı küçük Türk boyları saldırır. Komutan Ahnef b. Kays savaşmaya izin ister. Yenmeleri işten bile değildir ama Hz. Ömer kesin emir gönderir: “Türklere ilişmeyin. Keşke onlarla aramızda ateşten bir deniz olsaydı!” Muaviye zamanında, Ubeydullah b. Ziyad komutasındaki ordular Türkistan içine akınlar düzenler. Bunu öğrenen Muaviye’den mektup gelir: “Anan sana matem tutsun. Harekatı derhal durdur! Onlara neden ilişiyorsun! Vallahi Resulallah’tan duyulmuştur ki Türkler Yavsan otu biten yere kadar hakim olacaklardır.” Üç Türk Kızı Üç Halife'ye Gelin Oluyor Hz. Ömer zamanında, ele geçen İran’dan esirler gelir. Bunların arasında Şah Nuşirevan’ın kızları da vardır. Bu üç kızın anneleri devrin Doğu'daki süper gücü Göktürk Hakanı’nın kızıdır. Hz. Ömer bu kişilerin kimliğini öğrenince bunlara esir ve cariye muamelesi yapılmasına izin vermez. Onları güçlü sahabelerle evlendirir. Birisini Şehr Banu’yu Hz. Ali’nin oğlu Hz. Hüseyin ile evlendirir. Bu evlilikten büyük takvası ile meşhur Zeynel Abidin dünyaya gelir(10). Bir diğerini kendi oğlu Asım’a alır. Bu evlilikten doğan kız ünlü Halife Ömer B. Abdülaziz’i dünyaya getirir. Üçüncü kızı ise Hz. Ebubekir’in oğlu Muhammed’le evlendirir. Bu izdivaçtan ise, Selman-ı Farisi’nin yanında yetişen ünlü bilgin Kasım b. Muhammed doğar. Türk Sahabeler Sahabe (Peygamberin arkadaşları) arasında Türk kökenlilerin de olduğu tahmin edilmektedir. Örneğin Ebu Bekre’nin(11) annesi Türk asıllı bir köle, babası iran asıllı bir köledir. Ebu Huzeyfe’nin azadlısı Salim de Horasan kökenli bir Türk sahabidir. Salim Kur’an’ı en iyi ezberleyenlerden olduğu için Hz. Peygamberin iltifatına mazhar olur. “Kur’an’ı şu dört kişiden öğreniniz”, dediği sahabilerinden birisidir. Medine’ye hicret eden kafilede, üstelik içinde Hz. Ömer gibi büyüklerin de bulunduğu kafileye peygamber tarafından Salim ‘imam’ tayin edilmiştir. Hz. Ebubekir zamanında Müseylemetül Kezzab’a(yalancı Peygambere) karşı yürütülen Yemame gazasının sancaktarıdır. O’nun gibi bir Kur’an hafızının zarar görmemesi için sancağı elinden almak isteyen sahabilere; “Eğer bugün bu sancağı taşımazsam Kur’an ehlinin en bedbahtı benim!” diye karşılık verir. Sancağı düşürmek için şiddetli saldırılardan yara alırken sürekli “Ve ma Muhammedün İlla Resul..”(Muhammed ancak Allah’ın resulüdür”(12) ayetini okumaktadır. Son nefesinde de bu ayeti haykırdığını duymuşlardır. Vefat ettiğinde 28 yaşındaydı. Hz. Ömer, Salim’e özel bir sevgi ve saygı duyardı. Halifeliğinin son yıllarında “Eğer yaşasaydı Salim’e halifeliği bırakmak isterdim” diye sürekli onu anıyordu. Hz. Peygamber Hz. Salim için “Salim Allah’tan korkar. Eğer korkusu olmasaydı, O, Allah’a olan sevgisinden yine günah işlemezdi.” demişti. Habbab B. Eret de Kufe Türklerinden olan sahabilerdendi. Yine İran üzerinden köle olarak gelmişti. Ümmü Enmar isimli bir kadının himayesinde yaşıyordu. Demirci ustasıydı. Kılıç yapmakta üstüne yoktu. Hz. Ebubekir aracılığıyla Müslüman olanlardandı. Müslüman olduktan sonra gördüğü ağır işkencelerin izini ömür boyu sırtında taşıdı. Hz. Peygamberin sık sık dükkanına uğrayıp sohbet ettiği bir sahabeydi. Hz. Ömer’in kız kardeşi ve kocasının Kur’an öğretmenliğini yaptı. Sonradan birbirlerini çok seven Hz. Habbab ve Hz. Ömer akraba oldu. Habbab(Türk sahabi), Hz. Ömer’in eniştesi oldu. Bedir Savaşında taktik belirlemede önemli katkıları vardır. Yalancı peygamberlerle savaşa ve Suriye’nin fethine katıldı. 657’de Kufe’de vefat etti. Şehr b. Bazan aslen Hamedanlıdır. İran’dan alınan esir Türklerdenken savaş için gönderildiği Yemen’e yerleşen babasıyla Kisra’ nın Hz. Peygamber’i yakalamak üzere gönderdiği ekiple Medine’ye gelmiştir. Peygamberimizin tayin ettiği ilk vali olan Amr b. Şehr, Şehr b.Bazan’ın oğludur. Yalancı Peygamber Esvedül Ansi tarafından öldürülmüştür. Doğu Ülkesi'nin Nuru ve Rehberi Olacaksın... Peygamber Efendimizin “Sen, Zülkarneyn Aleyhisselam’ın inşa ettirdiği bir şehre gideceksin ve kıyamet gününde Doğu ülkesinin nuru ve rehberi olacaksın” dediği rivayet edilen ve Horasan yöresinde yaşayarak ömrünü tamamlayan, Merv’de defnedilmiş sahabi Büreyde b. Husayb’ın hikayesi de ilginçtir: Hicret yolunda Peygamberimizi ödül için öldürmeye gelen 70 kişiden birisiyken, Hz. Peygamberin tatlı dili ve güler yüzü karşısında erir ve arkadaşlarıyla Müslüman olur. Sabah olunca sarığını mızrağa sarar ve “sancaktarın olmak istiyorum Ya Resulallah” der. Bunun üzerine yukarıdaki iltifatları işitir. İslam’ın ilk bayraktarıdır. Hayber’e ilk giren sahabidir. Peygamberimizin tüm savaşlarına katılmıştır. Peygamberimizin katiplerindendir. Hz. Ömer’in ordu komutanlığını yapar. Önce Basra’ya sonra da Horasan’a yerleşir. Sahabeden Kufe’li olup Kufe’de vefat eden ve Horasan valiliği yapan Abdurrahman b. Ebza ve Basra bölgesinde idari görevler alıp Burada da vefat eden Abdurrahman b. Semure’nin de aslen Türk olduğu tahmin edilmektedir(13) 'Küfrün İşini Bitiren' İslam'ın İlk Kadın Şehidi Sümeyye de Bir Türk Hanımdı Nihayet, İslam’ın ilk kadın şehidi, asıl adı ‘Pamuk’ olan Sümeyye üzerinde duralım. Araplar tarafından Zandaverd’de(Türklerin yaşadığı Keşker bölgesi İran dolaylarında) esir alınan ve köle olarak getirildiği Mekke’de Peygamber’in amcası Ebu Cehil’e satılan Sümeyye, Yemen asıllı Yasir ile evlendirildi. İslam Tarihi ile ilgili hemen bütün kitaplarda örnek imanı anlatılır. Ebu Cehil’in kölesi iken Müslüman olan ve Hz. Peygamber’e inanan ilk Müslümanlardan olan Sümeyye, İnancı yüzünden kocası Yasir ile birlikte ‘sahibi’ Ebu Cehil tarafından işkencelere maruz bırakılmış ve inancında ısrar edince de parça parça edilerek öldürülmüştür. Bu vahşete maruz kalırken dahi imanını dile getiren Sümeyye, asırlardır Müslümanların gözlerini yaşartan bir örnektir. Sümeyye, İslam’ın ilk kadın şehidi olmuş, İslam toplumlarında büyük bir saygıya layık görülmüştür. Müslümanlar, kız çocuklarına onun adını vermeye çalışmışlar, İslam ülkelerinde camilere adı verilen ender kadın şahsiyetlerden birisi yapmışlardır. Yasir ve Sümeyye, Arap olmadıkları için Mekke'de destek olan akrabaları yoktu. O nedenle Ebu Cehil Peygamberimize ve inananlara gözdağı vermek için onlara işkence etmekten çekinmedi. Onlar da tıpkı Habeşli Bilal (Hz. Peygamber’in Müezzini) gibi inançlarından dolayı eza ve cefa görmüştü. Bilal’dan bir farkla ki onlar sonunda ailecek şehit edilmişlerdi.(14) Peygamberimize Sümeyye'nin şehit edildiği haberi geldiğinde yanağından süzülen yaşlar eşliğinde dudaklarından şu iki kelime döküldü: "Artık küfrün işi bitti!" Tunahan Aydoğan, ....... Kaynakça: 1. Bkz. Prof. Zekeriya Kitapçı, Yeni İslam Tarihi ve Türkistan, Otağ Yayınları,s.39. 2. Bkz. İbn-i Haldun, Tarih-u İbn-i Haldun, Mısır Tabı, c.I., s.8. 3. Bkz. Eski Türkler Hakkında Neler Biliyoruz?... Ahmet Sarıbay,Tarih ve Düşünce Dergisi, c.I. sy.1,sh.43. Ayrıca Zülkarneyn ile ilgili yeni bir yorumun, O’nun uzaylı olduğu ve yeryüzünü uzaydan ordularıyla gelerek ele geçireceği şeklinde olduğu malumdur. 4. Türk Dünyası Tarihi,II. Baskı, s.36. Nevzat Kösoğlu, İstanbul 1991. 5. Kitapçı,a.g.e.s.190-193. Peygamberimizin mektubunu yırtan ve elçisine hakaretler yağdıran İran Kisrası Hüsrev Perviz Yemen temsilcisine de Peygamberimizi tutuklayarak kendisine getirmesini emretmişti. Zukar harbinde Basra’da İslam Ordularına karşı yenilen İran, aynı anda Türk saldırılarıyla iki şehrini daha kaybetmişti. Arapların Türklerle iyi geçinme politikasının altında İran düşmanlığının da etkisi vardır. Hadislerin tarihi olaylarla nasıl denk düştüğü de kitapta ayrıca incelenmiştir. 6. İslam Tarihi, M. Asım Kösal. 7. Sarıbay,a.g.m.,sh.47. Büğdüz, hizmet eden demektir. 8. Sarıbay,a.g.m.,sh.46 9. Kutadgu Bilig’de Kut ve Töre, S. Başer, Ankara,1990 s.77 10 Hz. Hüseyin(ra) şehit edilirken bütün çocukları da katledilir. Ancak çok hasta olan Zeynel Abidin’e ne de olsa ölür zannıyla dokunulmaz. Kerbela faciasından hemen sonra Zeynel Abidin Şam’a götürülür. Tüm doktorlar seferber olur ve Allah’ın izniyle çocuk yaşar. İşte, Peygamber efendimizin Seyyid denilen soyu Zeynel Abidin’den yürümüştür. O’na “Seyyidlerin Nuh’u” da denir. 11 .Taif kalesinden kaçarken bir kuyu çıkrığı ile inmiş olması Hz. Peygamberin hoşuna gitmiş ve ona Ebu Bekre(Çıkrık Babası) adını takarak iltifat etmiştir. 12. Al-i İmran,144. 13. Sarıbay,a.g.m.,49. 14. Belâzuri’nin Sümeyye’nin macera dolu yaşamını ayrıntılı anlattığından bahisle konuyu Prof. Muhammed Hamidullah’tan naklen aktaran; Bkz. Prof. Dr. Zekeriya Kitapçı, Türkler Nasıl Müslüman Oldu, s.10,11, Yedi Kubbe Yayınları, 2004, Konya
Yorumlar - Yorum Yaz
MEHTER / TASAVVUF MÜZİK
SİTE HARİTASI
SAAT
Üyelik Girişi