CEMAZİYEL -EVVEL HAKİKAT DAMLASI
HADİS-İ ŞERİF IŞIĞINDA AHİRZAMAN “Siz öyle bir zamanda yaşıyorsunuz ki sizden biriniz emrolunduğu şeylerin onda birini terk etse helâk olur. Sonra öyle bir zaman gelecek ki sizden kim emrolunduğu şeyin onda birini yapsa kurtulur.” (Tirmizî, Fiten, 79/2267) “Öyle bir zaman gelecek ki o zaman şu üç şeyden daha kıymetli birşey olmayacaktır: Helal para, can u gönülden arkadaşlık yapılacak bir kardeş ve kendisiyle amel edilecek bir sünnet.” (Heysemî, I, 172) “Öyle bir zaman gelecek ki, kişi helâlden mi haramdan mı kazandığına aldırmayacak!” (Buharî, Büyû; 7) Ebu Said el-Hudrî’den rivayet edildiğine göre Rasûlullâh -sallallâhu aleyhi ve sellem- şöyle buyurmuştur: “Aranızda öyle bir grup ortaya çıkacaktır ki, namazınızı onların namazları, oruçlarınızı onların oruçları ve diğer amellerinizi de onların amelleri yanında az göreceksiniz. onlar Kur’ân okurlar, fakat okudukları boğazlarından aşağı geçmez. onlar okun yaydan çıktığı gibi dinden çıkarlar...” (Buhârî, Fedâilü’l-Kur’ân, 36) “Öyle bir zaman gelecek ki okuma meraklı kurrâ çoğalacak; fakîhler ise azalacak ve bu sûretle ilim çekilip alınacak. Daha sonra öyle bir zaman gelecek ki insanların okudukları boğazlarından aşağı geçmeyecek.” (Hakim, Müstedrek, V, 504) “Şiddetli bir şekilde yaklaşan fitne sebebiyle vay insanların hâline. İnsanlar mü’min olarak sabahlar da akşam kâfir oluverirler. İnsanlar dinlerini küçük dünya menfaati karşılığı değiştiriverirler. İşte öyle zamanda dinlerinde sâbit kalabilenler ellerinde kor ateşi tutanlar gibidirler.” (Ahmed İbn Hanbel, Müsned, II, 390; Ayrıca bkz. Müslim, İman 186; Tirmizi, Fiten 30, (2196) “Öyle bir zaman gelecek ki bütün insanlar ribâ ile iş yapacak. Ondan sakınanlar dahi tozuna bulaşmak durumunda kalacaklar.” (Nesâî, Büyû 2; İbnu Mâce, Ticârât 58; İbn Hanbel, Müsned, IV, 494; Beyhakî Sünen, IV, 275) “Öyle bir zaman gelecek ki doğru söyleyenler yalanlanacak, yalancılar ise doğrulanacak. Güvenilir kimseler hain sayılacak, hâinlere güvenilecek. İnsanlardan şâhidlik etmeleri istenmediği halde şâhidlik edecekler, yemin etmeleri istenmediği halde yemin edecekler,” (Taberâni, XXIII, 314) “Öyle bir zaman gelecek ki insanlar iyiliği özendirmeyecek, kötülükten de sakındırmayacaklar.” (Heysemî, Mecmauz-zevâid, VII, 280) Rasûlullah -sallallâhu aleyhi ve sellem- buyurdular ki: “Muhakkak ki insanlar üzerine öyle bir zaman gelecek ki, o vakit kişi altından sadaka ile (çarşı Pazar) dolaşır da bunu kendisinden sadaka olarak kabul edecek tek kişi bulamaz. O zaman, tek bir erkeğe kırk tane kadının tâbi olduğunu ve kadınların çokluğu ve erkeklerin azlığı sebebiyle ona sığındıklarını görürsün.” (Buhari, Zekât 9; MüsIim, Zekat 59) “Ben sizin dünya hırsıyla birbirinizle kapışmanızdan, birbirinizi katletmenizden ve sizden öncekiler gibi helâk olup gitmenizden korkuyorum.” (Müslim, Fezâil 31) “…Ben asıl sizin dünyayı elde etmek için birbirinizle kapışıp kavga etmenizden korkuyorum.” (Buhârî, Cenâiz 71, Menâkıb 25, Megâzî 27, Rikâk 7, 53; Müslim, Fezâil 30) Hz. Sevban radıyallahu anh anlatıyor: “Rasûlullâh -sallallâhu aleyhi ve sellem- buyurdular ki: “–Size çullanmak üzere, yabancı kavimlerin, tıpkı sofraya çağrışan yiyiciler gibi, birbirlerini çağıracakları zaman yakındır.” Orada bulunanlardan biri: “–O gün sayıca azlığımızdan mı bu durum başımıza gelecek?” diye sordu. “–Hayır, bilakis o gün siz çok olacaksınız. Lakin sizler bir selin getirip yığdığı çer-çöpler gibi hiçbir ağırlığı olmayan kimseler durumunda olacaksınız. Allah, düşmanlarınızın kalbinden size karşı korku duygusunu çıkaracak ve sizin kalplerinize zaafı atacak!” buyurdular. “–Zaaf da nedir ey Allah’ın Rasûlü?” denildi. “–Dünya sevgisi ve ölüm korkusu!” buyurdular.” (Ebu Davud, Melahim 5/4297) Ebu Ümeyye eş-Şa’bani anlatıyor: “Ey Ebu Sa’lebe dedim, şu ayet hakkında ne dersin?” (Mealen): “Ey iman edenler! Siz kendinize bakın. Siz doğru yolda oldukça, sapıtmış olanlar size zarar vermez.” (Maide 105) Bana şu cevabı verdi: “Gerçekten bunu, iyi bilen birine sordun. Zira ben aynı şeyi Rasûlullah -sallallâhu aleyhi ve sellem-’a sormuştum. Demişti ki: “Ma’rufa sarılın, münkerden de kaçının! Ne zaman uyulan bir cimrilik, takip edilen bir hevâ, (dine, ahirete) tercih edilen dünyalık görür, rey sahiplerinin (selefi dinlemeden) kendi reylerini beğendiklerini müşahade edersen, o zaman kendine bak. İnsanlarla uğraşmayı bırak. Zira (bu safhaya gelince) arkanızda sabır günleri var demektir. O günler avuçta ateş tutmak gibi (sıkıntılı)dır. O günlerde, sizin kadar amel yapabilen bir kimseye elli kişinin ecri verilecektir.” (Ebu Davud, Melahim 17/4341); Tirmizi, Tefsir, 5/3060); İbnu Mace, Fiten 21) Rasûlullah -sallallâhu aleyhi ve sellem- buyurdular ki: “-İnsanlar öyle günler görecek ki, katil niçin öldürdüğünü, maktul de niçin öldürüldüğünü bilemeyecek.” “-Bu nasıl olur?” diye soruldu. Şu cevabı verdi: “-Herçtir! Öldüren de ölen de ateştedir.” (Müslim, Fiten 56) Zübeyr İbnu Adiy rahimehullah anlatıyor: “Hz. Enes İbnu Mâlik radıyallahu anh’ın yanına girdik. Haccâc’ın bize yaptıklarını şikayet ettik. “-Sabredin, buyurdu. Zira öyle günlerle karşılaşacaksınız ki, her yeni gün, gidenden daha kötü olacak. Bu hal Rabbinize kavuşuncaya kadar devam edecek. Ben bunu, Rasûlunüz -sallallâhu aleyhi ve sellem-’den işittim.” (Buhari, Fiten 6; Tirmizi, Fiten 35/2206) Hz. Huzeyfe radıyallahu anh anlatıyor: “Rasûlullah -sallallâhu aleyhi ve sellem- birgün: “-Bana kaç müslüman olduğunu sayıverin” buyurdular. Biz: “-Ey Allah’ın Rasûlü! Bizim sayımız altı-yediyüze ulaşmış olduğu halde, hakkımızda korku mu taşıyorsunuz?” dedik. “-Siz bilemezsiniz, (çokluğunuza rağmen) imtihan olunabilirsiniz!” . Gerçekten öyle (belaya maruz kalıp) imtihan olunduk ki, içimizden namazını gizlice kılanlar oldu.” (Buhari, Cihad 181; Müslim, İman 235) Abdullah ibn-i Ömer -radıyallâhu anh- tarafından rivayet edilmiştir. Rasûlullâh –sallâllâhu aleyhi ve elem- bize yönelerek şöyle buyurdu: “Ey Muhacirler cemâati! Beş şey vardır ki, onlarla mübtelâ olacağınız zaman Ben sizlerin o şeylere erişmenizden Allâh’a sığınırım. Onlar şunlardır: 1- Bir milletin içinde zina, fuhuş ortaya çıkıp nihayet o millet bu suçu alenî olarak işlediğinde, mutlaka içlerinde taun hastalığı ve onlardan önce gelip-geçmiş milletlerde vuku bulmamış hastalıklar yayılır. 2- Ölçü ve tartıyı eksik yapan her millet mutlaka kıtlık, geçim sıkıntısı ve başlarındaki hükümdarların zulmü ile cezalandırılırlar. 3- Mallarının zekâtını vermekten kaçan her millet mutlaka yağmurdan menedilir (kuraklık cezası ile cezalandırılır) ve hayvanları olmasa (Allâh hayvanlara acımasa) onlara yağmur yağdırmaz. 4- Allâh’ın ahdini (emirlerini) ve Rasûlün sünnetini terk eden her milletin başına mutlaka Allâh kendilerinden olmayan düşmanı musallat eder ve düşman o milletin elindeki-avucundakilerin bir kısmını alır. 5- İmamları (yâni devlet adamları) Allâh’ın Kitabı ile amel etmeyip Allâh’ın indirdiği hükümlerden işlerine geleni seçtikçe Allâh onların hesabını kendi aralarında görür.” (İbn-i Mâce, Fiten, 22) Rasûlullah sallallahu aleyhi veselem şöyle buyurdu: “Fırat nehrinin suyu çekilip, aktığı yatakta bulunan bir altın dağı meydana çıkmadıkça ve kurtulup kazanan ben olayım diye birbiriyle çarpışan her yüz kişiden doksan dokuzu ölmedikçe kıyamet kopmaz.” (Buhârî, Fiten 24; Müslim, Fiten 29. Ayrıca bk. İbni Mâce, Fiten 25) Diğer bir rivayet ise şöyledir: “Pek yakında Fırat nehrinin suyu çekilerek aktığı yatakta bir altın hazinesi meydana çıkacaktır. O günü gören kimse, o hazineden kesinlikle bir şey almasın.” (Buhârî, Fiten 24; Müslim, Fiten 29-32. Ayrıca bk. Ebû Dâvûd, Melâhim 13; Tirmizî, Sıfatü’l-cenne 26) “Nefsim kudret elinde olan Allah’a yemin ederim ki kişi bir kabre uğrayıp üzerine abanarak: ‘Keşke bu kabrin içinde ben olsaydım’ demedikçe kıyamet kopmaz. Hâlbuki bu sözü ona söyleten din değil, belâ olacaktır.” (Buhârî, Fiten, 22; Müslim, Fiten, 53-54) Öyle bir zamanın geleceği, insanların kalblerinin dünya sevgisi ile dolacağı, cihadı zarar olarak görüp zekat vermeyi altından kalkılması zor bir borç olarak görecekleri bildirilir. (Ali el-Müttaki, Kenz, III, 236/6322) Rasûlullah -sallallâhu aleyhi ve sellem- buyurdular ki: “-Beni İsrail üzerine gelen şeyler, aynıyla ümmetimin üzerine de gelecektir. Öyle ki onlardan aleni olarak annesine gelen olmuşsa, ümmetimden de bu çirkin işi mutlaka yapan olacaktır. Nitekim, Beni İsrail yetmişiki millete (dine, fırkaya) bölünmüştü. Benim ümmetim de yetmişüç millete bölünecektir. Bunlardan bir tanesi hariç hepsi ateştedir.” “-Bu fırka hangisidir?” diye soruldu. “-Benim ve ashabımın üzerinde olduğu şeyden ayrılmayanlardır!” buyurdular.” (Tirmizi, İman 18/2641) Rasûlullah -sallallâhu aleyhi ve sellem- buyurdular ki: “Ümeranız hayırlı olanlarınızdan iseler, zenginleriniz sehâvetkâr kimselerse, işlerinizi aranızda müşavere ile hallediyorsanız, bu durumda yerin üstü (hayat), altından (ölümden) hayırlıdır. Eğer ümeranız şerirlerinizden, zenginleriniz cimri ve işleriniz kadınların elinde ise, yerin altı üstünden, (ölmek yaşamaktan) daha hayırlıdır. (Çünkü artık dini ikame imkanı kalmaz).” (Tirmizi, Fiten 78/2266) Rasûlullah -sallallâhu aleyhi ve sellem- birgün: “-Gençlerinizin fıska düştüğü, kadınlarınızın azdığı zaman haliniz ne olur?” diye sormuştu. (Yanındakiler hayretle): “-Ey Allah’ın Rasûlü, yani böyle bir hal mi gelecek?” dediler. “-Evet, hatta daha beteri!” buyurdu ve devam etti: “-Emr-i bi’l-ma’rufta bulunmadığınız, nehy-i ani’l-münker yapmadığınız vakit haliniz ne olur?” diye sordu. (Yanındakiler hayretle:) “-Yani bu olacak mı?” dediler. “-Evet, hatta daha beteri!” buyurdular ve sormaya devam ettiler: “-Münkeri emredip, ma’rufu yasakladığınız zaman haliniz ne olur?” (Yanında bulunanlar iyice hayrete düşerek): “-Ey Allah’ın Rasûlü! Bu mutlaka olacak mı?” dediler. “-Evet, hatta daha beteri!” buyurdular ve devam ettiler: “-Ma’rufu münker, münkeri de ma’ruf addettiğiniz zaman haliniz ne olur?” (yanindeki Ashab:) “-Ey Allah’ın Rasûlü! Bu mutlaka olacak mı?” diye sordular. “-Evet, olacak!” buyurdular.” (Heysemi, Mecma’u’z-Zevaid, VII, 281) Rasûlullah -sallallâhu aleyhi ve sellem- buyurdular ki: “İnsanların dünyaca en bahtiyarını âdi oğlu âdiler teşkil etmedikçe Kıyamet kopmaz.” (Tirmizi, Fiten 37/2209) Hz. Ebu Hureyre radıyallahu anh anlatıyor: “Rasûlullah -sallallâhu aleyhi ve sellem-, yanındaki cemaate konuşurken, bir adam gelerek: “-Ey Allah’ın Rasûlü! Kıyamet ne zaman kopacak?” dedi. Sallallâhu aleyhi ve sellem- konuşmasına devam etti, sözlerini bitirdiği vakit: “-Sual sâhibi nerede?” buyurdular. Adam: “-İşte buradayım ey Allah’ın Rasûlü!” dedi. Sallallâhu aleyhi ve sellem-: “-Emanet zâyi edildiği vakit Kıyameti bekleyin!” buyurdular. Adam: “-Emanet nasıl zâyi edilir?” diye sordu. Efendimiz: “-İş, ehil olmayana tevdi edildi mi Kıyamet’i bekleyin!” buyurdular.” (Buhari, İlm 2, Rikâk 35) Hz. Ali radıyallahu anh anlatıyor: “Rasûlullah -sallallâhu aleyhi ve sellem- birgün: “Ümmetim onbeş şeyi yapmaya başlayınca ona büyük belanın gelmesi vâcip olur!” buyurmuşlardı. (Yanındakiler:) “Ey Allah’ın Rasûlü! Bunlar nelerdir?” diye sordular. Sallallâhu aleyhi ve sellem- saydı: -Ganimet (yani milli servet, fakir fukaraya uğramadan sadece zengin ve mevki sahibi kimseler arasında) tedavül eden bir metâ haline gelirse, -Emanet (edilen şeyleri emânet alan kimseler, sorumlu ve yetkililer, memurlar) ganimet (malı yerini tutup, yağmalayıp nefislerine helal) kıldıkları zaman, -Zekât (ödemeyi ibadet bilmeyip bir angarya ve) ceza telâkki ettikleri zaman. -Kişi annesinin hukukuna riayet etmeyip, kadınına itaat ettiği; -Babasından uzaklaşıp ahbabına yaklaştığı; -Mescidlerde (rıza-yı ilâhi gözetmeyen husûmet, alış-veriş, eğlence ve siyâsiyâta vs. müteallik) sesler yükseldiği zaman. -Kavme, onların en alçağı (erzel) reis olduğu; -(Devlet otoritesinin yetersizliği sebebiyle tedhiş ve zulümle insanları sindiren zorba) kişiye zararı dokunmasın diye hürmet edildiği; -(Çeşitli adlarla imal edilen) içkiler (serbestçe) içildiği; -İpek (haram bilinmeyip erkekler tarafından) giyildiği; -Çeşitli adlar altında şarkıcı kadınlar ve çalgı aletleri edinildiği; -Bu ümmetin sonradan gelen nesilleri, önceden gelip geçenlere (çeşitli ithamlar ve bahanelerle) hakâret ettiği zaman artık kızıl rüzgârı, (zelzeleyi), yere batışı (hasfı) veya suret değiştirmeyi (meshi) (veya gökten taş yağmasını, (kazfi) bekleyin.” (Tirmizi, Fiten 38/2210) Mikdam bin Ma’dikerb’in bir hizmetçisi vardı, süt satardı, Mikdam da karşılığında para alırdı. Ona: “-Sübhanallah, süt satıp para mı alıyorsun?” dediler. O da: “¬-Evet, bunda ne var ki? Ben Rasûlullâh -sallallâhu aleyhi ve sellem-’in şöyle dediğini duydum: “-İnsanlar üzerine öyle bir zaman gelecek ki o vakit dinar ve dirhemden başka bir şey fayda vermeyecek!” dedi. (Ahmed bin Hanbel, IV, 133) “Sizin üzerinize öyle bir zaman gelecek ki o vakit siz, iyilikleri emretmeyen ve kötülükleri yasaklamayan kimselerin en hayırlı kişiler olduğunu düşünürsünüz.” (Ali el-Müttaki, Kenz, III, 686/8462) Rasûlullâh -sallallâhu aleyhi ve sellem-: “-İnsanlar üzerine öyle bir zaman gelecek ki o vakit müminin kalbi tuzun suda eridiği gibi eriyecek!” buyurdu. “-Niçin eriyecek yâ Rasûlallah?” diye sorulduğunda: “-Kötülükleri görüp de onları değiştirmeye güç yetiremediği için” buyurdu. (Ali el-Müttaki, Kenz, III, 686/8463) Rabbim Bizleri Uyananlardan Eylesin İnşAllah.

Kul hakkı mı Allah (c.c)hakkımı?

Kul hakkı mı Allah (c.c)hakkımı? Ahirette Cenâb-ı Allah'ın huzuruna kul hakkıyla çıkılmayacağını biliriz de, Allah'ın hakkını gözetmeyi kaçımız düşünür Dostlar, hemen her müslümanın bildiği, dinimizin çok büyük önem verdiği bir mesele vardır; Kul Hakkı. Başkasının malını, mülkünü, hakkını izni, haberi, rızası olmadan almak manasında kullanırız bu terimi. Ama sadece bununla sınırlı değildir. Gıybet, iftira, yalan konuşmak, sözde durmamak bile bir kulun hakkını gaspetmektir. Kul hakkından kurtulmanın en güzel yolu, ahirete bu yükle gitmeden, bu dünyada o kişiyi bulup bir şekilde helalleşmektir. Diğer türlüsü, ahirette kişinin hüsranına sebep olabilir. Efendimiz (s.a.v.), "Ahirete yüklüce sevapla, hayır hasenatla geldiği halde, hakkına tecavüz ettiği kullara bu sevapları dağıta dağıta sonunda terazisinde sevap kalmayan ve cehennemi boylayan kişi için, ümmetimin müflisi, iflas edenidir." buyurmuştur. Kıymetli dostlar, kul hakkına tecavüz hafife alınacak bir şey olmadığı gibi trafikte diğer araçlar beklerken emniyet şeridinden gitmek, musluktan akan suyu israf etmek, gürültü çıkarıp komşuları rahatsız etmek, uyuşturucu, içki gibi haram olan şeyleri satın alarak o şeylerin toplumda var ve yaygın olmasına sebep olmak, elektriği kaçak kullanmak, yol kesmek, işini doğru dürüt yapmamak, işçinin ücretini geç ödemek, hatta sokağa, caddeye tükürmek bile kul hakkına girer. Ahirette kişi bu ve benzeri basit gibi görünen, sadece kendisini ilgilendirdiğini zannettiği sebeplerden dolayı hakkına tecavüz ettikleriyle hesaplaşmadan hesabı tamam olmaz. Diyelim bir kişi vergi kaçırdı, o ülkede o kişinin vereceği vergiden istifade eden kişiler, o vergiyle yapılacak okul, hastane gibi hizmetlerden istifade edecek olan nesiller bile o kişiden hak talep edebilecektir. Yani çok basit gibi görünen bir kul hakkına tecavüz, kişinin ahirette milyonlarca kişiyle hesaplaşmasına sebep olabilir. Artık o hesabın altından kalkabilir mi, orasını Allah Teâlâ bilir. KUL HAKKINDAN KURTULMANIN YOLU! Kıymetli dostlar, bir kimse Allah'ın emir ve yasaklarını tutsa, zaten kul hakkı gibi adi bir suçtan dolayı hesaba çekilmez. Çünkü kul hakkına sebep olan fiillere baktığımızda hepsi aslında dinen yasak olan, günah olan fiillerdir. Günahtan sakınan otomatik olarak kul hakkından da sakınmış olur. Ama hatasız kul olmaz diye de bir şey var, yani kişi istemeden, bilmeden, farkında olmadan kul hakkına tecavüz edebilir. Böyle bir kimseye Allah Teâlâ muhakkak, tövbe, telafi veya başka bir çıkış kapısı, o hakkın hesabından bir kurutuluş nasip eder. Üzerinde kul hakkı olduğunu bilen veya bundan şüphelenen kişinin işi ahirete bırakmadan bu dünyada çözmesi, kesinlikle o kul veya kullardan helallik alması icab eder. Hakkına tecavüz ettiği kişi ölmüşse veya artık bulunamayacak birisiyse veya sayıları fiziki olarak tek tek helalleşilemeyecek kadar fazlaysa, bu durumda kişinin, en az gasp ettiği hakka karşılık gelecek, mümkünse daha fazla bir hayır yapması ve o hayırın sevabını olduğu gibi hakkına girdiği kişi veya kişilere hediye ederek Allah'tan affını dilemesi gerekir. Umulur ki, Allah o kişiye gönderilen hediyeyi kabul ettirir, o zalimi, hem mazlum kuluna affettirir hem de Kendisi affeder. Mesela parasını çaldığı ve artık bulup helalleşme imkanı olmayan birisi için, sadaka-i câriye, yani sürekli kazandıran bir şey yapar, çünkü, o kişi belki o parayla kıyamete kadar kendisine sevap kazandıran bir hayır yapacaktı. O sebeple sevabı, uzun müddet kesilmeyecek bir hayır yapar. Veya bir talebeyi okutur, onun ilmiyle yapacağı her amel ve dahi onun ilmini aktardıklarının yapacakları her hayırlı amelde, o ilk talebeyi okutana bir hayır yazılır. Bu da sevabı Allah'ın izniyle uzun süre, belki de kıyamete kadar kesilmeyecek bir ameldir. Böylece hesap günü o kişiyle karşılaştığında en azından affını isteyecek yüzü, pişman olduğunun elinde bir delili olur. Cenâb-ı Hak, cümlemizi kul hakkına tecavüz etmeden yaşayan salihlerden eylesin. Âmin. ALLAH HAKKI KUL HAKKINDAN ÖNCE GELiR Kıymetli dostlar, hesap günü Allah'ın huzuruna kul hakkıyla çıkmanın ne kadar kötü bir hal, adi bir suç olduğunu hepimiz biliriz. Biliriz ve hatta belki buna göre de, kendimizce kulların hakkına girmediğimizi zannettiğimiz bir hayatı da yaşayabiliriz. Oysaki kul hakkından daha önce gelen bir hak vardır ve tüm hakların başıdır, niyeyse o kısmı, tâbir yerindeyse hiç kurcalamayız. Evet dostlar; o hak, Allah Teâlâ'nın hakkıdır. Bizi en güzel şekilde, bunca imkana, nimete sahip olarak yaratan Allah'ımızın hakkını niyeyse hiç hatırlamayız. Mesele kul hakkına gelince, aman çok günah, Allah affetmeyecekmiş der, yalancıktan eteklerimizi tutuştururuz. Yalancıktan diyorum, çünkü gerçekten kul hakkını düşünüyor olsak, üzerimizde en çok hakkı bulunan varlığın Rabbimiz Allah Teâlâ olduğunu muhakkak farkederiz veya Cenâb-ı Hak bizlere farkettirir. Allah Teâlâ'nın üzerimizdeki hakkını ödemek için ona dosdoğru kulluk etmeyi, emrettiği şekilde O'na ve Efendimiz'e (s.a.v.) iman etmeyi, emir ve yasaklarını cana minnet bilip tutmayı, en basitinden şükretmeyi, hamdetmeyi bile aklımıza getirmiyoruz. Hani kovulmuş şeytan, Allah'ın (c.c.) rahmetiyle bizleri kandırıyor desek o bile şu halimizden makbüldür. Çünkü bizler Cenâb-ı Allah'ın ne rahmetini ne de gazabını hatırlıyoruz, tâbiri câizse gaflet çukurundan başımızı kaldıramıyoruz, Kıymetli dostlar. Sürekli olarak hevâ hevesimizi tatmin etmeye çalışmaktan, gözümüz başka bir şeyi görmüyor. İşin acayibi, sahip olmak için yanıp tutuştuğumuz, onca sıkıntıya girdiğimiz şeylere sahip olduktan sonra 'Keşke hiç almasaymışım.' diyoruz ya da daha taksidini bitirmeden bir yenisine, üst modeline, farklı desenlisine sahip olmak için aynı sıkıntılı sürece tekrardan, isteye isteye giriyoruz. Tabi bu arada Allah Teâlâ'yı aklına getirebilene Aşk olsun! Doğal olarak hakkını, hukukunu, emrini düşünmüyoruz. Dostlar söylemek istemiyorum ama, söz dönüp dolaşıp oraya geliyor, biz belkide düşünmek istemiyoruz; hani Hz. Nuh'un (a.s.) kavmi gibi. Hazreti Nuh'un (a.s.) inkârcı kavmi, O'nu görür de Allah'ı hatırlarız, sonra şu günahları rahatça işleyemeyiz korkusundan, Nuh Aleyhisselamı görmemek için kendi üzerlerine bir örtü örtermiş. Kıymetli dostlar, acaba hiç elimizi vicdanımıza koyarak halimizi bir kez gözden geçirdik mi? Gaflet'in kendi tercihimiz olabileceğini hiç düşündük mü? Diğer türlü, kul hakkına bu kadar önem verdiğini iddia ettiği halde Allah (c.c.) hakkını hatırına getirmemenin bir izahını yapmak çok zor vesselam...
MEHTER / TASAVVUF MÜZİK
SİTE HARİTASI
SAAT
Üyelik Girişi