CEMAZİYEL -EVVEL HAKİKAT DAMLASI
HADİS-İ ŞERİF IŞIĞINDA AHİRZAMAN “Siz öyle bir zamanda yaşıyorsunuz ki sizden biriniz emrolunduğu şeylerin onda birini terk etse helâk olur. Sonra öyle bir zaman gelecek ki sizden kim emrolunduğu şeyin onda birini yapsa kurtulur.” (Tirmizî, Fiten, 79/2267) “Öyle bir zaman gelecek ki o zaman şu üç şeyden daha kıymetli birşey olmayacaktır: Helal para, can u gönülden arkadaşlık yapılacak bir kardeş ve kendisiyle amel edilecek bir sünnet.” (Heysemî, I, 172) “Öyle bir zaman gelecek ki, kişi helâlden mi haramdan mı kazandığına aldırmayacak!” (Buharî, Büyû; 7) Ebu Said el-Hudrî’den rivayet edildiğine göre Rasûlullâh -sallallâhu aleyhi ve sellem- şöyle buyurmuştur: “Aranızda öyle bir grup ortaya çıkacaktır ki, namazınızı onların namazları, oruçlarınızı onların oruçları ve diğer amellerinizi de onların amelleri yanında az göreceksiniz. onlar Kur’ân okurlar, fakat okudukları boğazlarından aşağı geçmez. onlar okun yaydan çıktığı gibi dinden çıkarlar...” (Buhârî, Fedâilü’l-Kur’ân, 36) “Öyle bir zaman gelecek ki okuma meraklı kurrâ çoğalacak; fakîhler ise azalacak ve bu sûretle ilim çekilip alınacak. Daha sonra öyle bir zaman gelecek ki insanların okudukları boğazlarından aşağı geçmeyecek.” (Hakim, Müstedrek, V, 504) “Şiddetli bir şekilde yaklaşan fitne sebebiyle vay insanların hâline. İnsanlar mü’min olarak sabahlar da akşam kâfir oluverirler. İnsanlar dinlerini küçük dünya menfaati karşılığı değiştiriverirler. İşte öyle zamanda dinlerinde sâbit kalabilenler ellerinde kor ateşi tutanlar gibidirler.” (Ahmed İbn Hanbel, Müsned, II, 390; Ayrıca bkz. Müslim, İman 186; Tirmizi, Fiten 30, (2196) “Öyle bir zaman gelecek ki bütün insanlar ribâ ile iş yapacak. Ondan sakınanlar dahi tozuna bulaşmak durumunda kalacaklar.” (Nesâî, Büyû 2; İbnu Mâce, Ticârât 58; İbn Hanbel, Müsned, IV, 494; Beyhakî Sünen, IV, 275) “Öyle bir zaman gelecek ki doğru söyleyenler yalanlanacak, yalancılar ise doğrulanacak. Güvenilir kimseler hain sayılacak, hâinlere güvenilecek. İnsanlardan şâhidlik etmeleri istenmediği halde şâhidlik edecekler, yemin etmeleri istenmediği halde yemin edecekler,” (Taberâni, XXIII, 314) “Öyle bir zaman gelecek ki insanlar iyiliği özendirmeyecek, kötülükten de sakındırmayacaklar.” (Heysemî, Mecmauz-zevâid, VII, 280) Rasûlullah -sallallâhu aleyhi ve sellem- buyurdular ki: “Muhakkak ki insanlar üzerine öyle bir zaman gelecek ki, o vakit kişi altından sadaka ile (çarşı Pazar) dolaşır da bunu kendisinden sadaka olarak kabul edecek tek kişi bulamaz. O zaman, tek bir erkeğe kırk tane kadının tâbi olduğunu ve kadınların çokluğu ve erkeklerin azlığı sebebiyle ona sığındıklarını görürsün.” (Buhari, Zekât 9; MüsIim, Zekat 59) “Ben sizin dünya hırsıyla birbirinizle kapışmanızdan, birbirinizi katletmenizden ve sizden öncekiler gibi helâk olup gitmenizden korkuyorum.” (Müslim, Fezâil 31) “…Ben asıl sizin dünyayı elde etmek için birbirinizle kapışıp kavga etmenizden korkuyorum.” (Buhârî, Cenâiz 71, Menâkıb 25, Megâzî 27, Rikâk 7, 53; Müslim, Fezâil 30) Hz. Sevban radıyallahu anh anlatıyor: “Rasûlullâh -sallallâhu aleyhi ve sellem- buyurdular ki: “–Size çullanmak üzere, yabancı kavimlerin, tıpkı sofraya çağrışan yiyiciler gibi, birbirlerini çağıracakları zaman yakındır.” Orada bulunanlardan biri: “–O gün sayıca azlığımızdan mı bu durum başımıza gelecek?” diye sordu. “–Hayır, bilakis o gün siz çok olacaksınız. Lakin sizler bir selin getirip yığdığı çer-çöpler gibi hiçbir ağırlığı olmayan kimseler durumunda olacaksınız. Allah, düşmanlarınızın kalbinden size karşı korku duygusunu çıkaracak ve sizin kalplerinize zaafı atacak!” buyurdular. “–Zaaf da nedir ey Allah’ın Rasûlü?” denildi. “–Dünya sevgisi ve ölüm korkusu!” buyurdular.” (Ebu Davud, Melahim 5/4297) Ebu Ümeyye eş-Şa’bani anlatıyor: “Ey Ebu Sa’lebe dedim, şu ayet hakkında ne dersin?” (Mealen): “Ey iman edenler! Siz kendinize bakın. Siz doğru yolda oldukça, sapıtmış olanlar size zarar vermez.” (Maide 105) Bana şu cevabı verdi: “Gerçekten bunu, iyi bilen birine sordun. Zira ben aynı şeyi Rasûlullah -sallallâhu aleyhi ve sellem-’a sormuştum. Demişti ki: “Ma’rufa sarılın, münkerden de kaçının! Ne zaman uyulan bir cimrilik, takip edilen bir hevâ, (dine, ahirete) tercih edilen dünyalık görür, rey sahiplerinin (selefi dinlemeden) kendi reylerini beğendiklerini müşahade edersen, o zaman kendine bak. İnsanlarla uğraşmayı bırak. Zira (bu safhaya gelince) arkanızda sabır günleri var demektir. O günler avuçta ateş tutmak gibi (sıkıntılı)dır. O günlerde, sizin kadar amel yapabilen bir kimseye elli kişinin ecri verilecektir.” (Ebu Davud, Melahim 17/4341); Tirmizi, Tefsir, 5/3060); İbnu Mace, Fiten 21) Rasûlullah -sallallâhu aleyhi ve sellem- buyurdular ki: “-İnsanlar öyle günler görecek ki, katil niçin öldürdüğünü, maktul de niçin öldürüldüğünü bilemeyecek.” “-Bu nasıl olur?” diye soruldu. Şu cevabı verdi: “-Herçtir! Öldüren de ölen de ateştedir.” (Müslim, Fiten 56) Zübeyr İbnu Adiy rahimehullah anlatıyor: “Hz. Enes İbnu Mâlik radıyallahu anh’ın yanına girdik. Haccâc’ın bize yaptıklarını şikayet ettik. “-Sabredin, buyurdu. Zira öyle günlerle karşılaşacaksınız ki, her yeni gün, gidenden daha kötü olacak. Bu hal Rabbinize kavuşuncaya kadar devam edecek. Ben bunu, Rasûlunüz -sallallâhu aleyhi ve sellem-’den işittim.” (Buhari, Fiten 6; Tirmizi, Fiten 35/2206) Hz. Huzeyfe radıyallahu anh anlatıyor: “Rasûlullah -sallallâhu aleyhi ve sellem- birgün: “-Bana kaç müslüman olduğunu sayıverin” buyurdular. Biz: “-Ey Allah’ın Rasûlü! Bizim sayımız altı-yediyüze ulaşmış olduğu halde, hakkımızda korku mu taşıyorsunuz?” dedik. “-Siz bilemezsiniz, (çokluğunuza rağmen) imtihan olunabilirsiniz!” . Gerçekten öyle (belaya maruz kalıp) imtihan olunduk ki, içimizden namazını gizlice kılanlar oldu.” (Buhari, Cihad 181; Müslim, İman 235) Abdullah ibn-i Ömer -radıyallâhu anh- tarafından rivayet edilmiştir. Rasûlullâh –sallâllâhu aleyhi ve elem- bize yönelerek şöyle buyurdu: “Ey Muhacirler cemâati! Beş şey vardır ki, onlarla mübtelâ olacağınız zaman Ben sizlerin o şeylere erişmenizden Allâh’a sığınırım. Onlar şunlardır: 1- Bir milletin içinde zina, fuhuş ortaya çıkıp nihayet o millet bu suçu alenî olarak işlediğinde, mutlaka içlerinde taun hastalığı ve onlardan önce gelip-geçmiş milletlerde vuku bulmamış hastalıklar yayılır. 2- Ölçü ve tartıyı eksik yapan her millet mutlaka kıtlık, geçim sıkıntısı ve başlarındaki hükümdarların zulmü ile cezalandırılırlar. 3- Mallarının zekâtını vermekten kaçan her millet mutlaka yağmurdan menedilir (kuraklık cezası ile cezalandırılır) ve hayvanları olmasa (Allâh hayvanlara acımasa) onlara yağmur yağdırmaz. 4- Allâh’ın ahdini (emirlerini) ve Rasûlün sünnetini terk eden her milletin başına mutlaka Allâh kendilerinden olmayan düşmanı musallat eder ve düşman o milletin elindeki-avucundakilerin bir kısmını alır. 5- İmamları (yâni devlet adamları) Allâh’ın Kitabı ile amel etmeyip Allâh’ın indirdiği hükümlerden işlerine geleni seçtikçe Allâh onların hesabını kendi aralarında görür.” (İbn-i Mâce, Fiten, 22) Rasûlullah sallallahu aleyhi veselem şöyle buyurdu: “Fırat nehrinin suyu çekilip, aktığı yatakta bulunan bir altın dağı meydana çıkmadıkça ve kurtulup kazanan ben olayım diye birbiriyle çarpışan her yüz kişiden doksan dokuzu ölmedikçe kıyamet kopmaz.” (Buhârî, Fiten 24; Müslim, Fiten 29. Ayrıca bk. İbni Mâce, Fiten 25) Diğer bir rivayet ise şöyledir: “Pek yakında Fırat nehrinin suyu çekilerek aktığı yatakta bir altın hazinesi meydana çıkacaktır. O günü gören kimse, o hazineden kesinlikle bir şey almasın.” (Buhârî, Fiten 24; Müslim, Fiten 29-32. Ayrıca bk. Ebû Dâvûd, Melâhim 13; Tirmizî, Sıfatü’l-cenne 26) “Nefsim kudret elinde olan Allah’a yemin ederim ki kişi bir kabre uğrayıp üzerine abanarak: ‘Keşke bu kabrin içinde ben olsaydım’ demedikçe kıyamet kopmaz. Hâlbuki bu sözü ona söyleten din değil, belâ olacaktır.” (Buhârî, Fiten, 22; Müslim, Fiten, 53-54) Öyle bir zamanın geleceği, insanların kalblerinin dünya sevgisi ile dolacağı, cihadı zarar olarak görüp zekat vermeyi altından kalkılması zor bir borç olarak görecekleri bildirilir. (Ali el-Müttaki, Kenz, III, 236/6322) Rasûlullah -sallallâhu aleyhi ve sellem- buyurdular ki: “-Beni İsrail üzerine gelen şeyler, aynıyla ümmetimin üzerine de gelecektir. Öyle ki onlardan aleni olarak annesine gelen olmuşsa, ümmetimden de bu çirkin işi mutlaka yapan olacaktır. Nitekim, Beni İsrail yetmişiki millete (dine, fırkaya) bölünmüştü. Benim ümmetim de yetmişüç millete bölünecektir. Bunlardan bir tanesi hariç hepsi ateştedir.” “-Bu fırka hangisidir?” diye soruldu. “-Benim ve ashabımın üzerinde olduğu şeyden ayrılmayanlardır!” buyurdular.” (Tirmizi, İman 18/2641) Rasûlullah -sallallâhu aleyhi ve sellem- buyurdular ki: “Ümeranız hayırlı olanlarınızdan iseler, zenginleriniz sehâvetkâr kimselerse, işlerinizi aranızda müşavere ile hallediyorsanız, bu durumda yerin üstü (hayat), altından (ölümden) hayırlıdır. Eğer ümeranız şerirlerinizden, zenginleriniz cimri ve işleriniz kadınların elinde ise, yerin altı üstünden, (ölmek yaşamaktan) daha hayırlıdır. (Çünkü artık dini ikame imkanı kalmaz).” (Tirmizi, Fiten 78/2266) Rasûlullah -sallallâhu aleyhi ve sellem- birgün: “-Gençlerinizin fıska düştüğü, kadınlarınızın azdığı zaman haliniz ne olur?” diye sormuştu. (Yanındakiler hayretle): “-Ey Allah’ın Rasûlü, yani böyle bir hal mi gelecek?” dediler. “-Evet, hatta daha beteri!” buyurdu ve devam etti: “-Emr-i bi’l-ma’rufta bulunmadığınız, nehy-i ani’l-münker yapmadığınız vakit haliniz ne olur?” diye sordu. (Yanındakiler hayretle:) “-Yani bu olacak mı?” dediler. “-Evet, hatta daha beteri!” buyurdular ve sormaya devam ettiler: “-Münkeri emredip, ma’rufu yasakladığınız zaman haliniz ne olur?” (Yanında bulunanlar iyice hayrete düşerek): “-Ey Allah’ın Rasûlü! Bu mutlaka olacak mı?” dediler. “-Evet, hatta daha beteri!” buyurdular ve devam ettiler: “-Ma’rufu münker, münkeri de ma’ruf addettiğiniz zaman haliniz ne olur?” (yanindeki Ashab:) “-Ey Allah’ın Rasûlü! Bu mutlaka olacak mı?” diye sordular. “-Evet, olacak!” buyurdular.” (Heysemi, Mecma’u’z-Zevaid, VII, 281) Rasûlullah -sallallâhu aleyhi ve sellem- buyurdular ki: “İnsanların dünyaca en bahtiyarını âdi oğlu âdiler teşkil etmedikçe Kıyamet kopmaz.” (Tirmizi, Fiten 37/2209) Hz. Ebu Hureyre radıyallahu anh anlatıyor: “Rasûlullah -sallallâhu aleyhi ve sellem-, yanındaki cemaate konuşurken, bir adam gelerek: “-Ey Allah’ın Rasûlü! Kıyamet ne zaman kopacak?” dedi. Sallallâhu aleyhi ve sellem- konuşmasına devam etti, sözlerini bitirdiği vakit: “-Sual sâhibi nerede?” buyurdular. Adam: “-İşte buradayım ey Allah’ın Rasûlü!” dedi. Sallallâhu aleyhi ve sellem-: “-Emanet zâyi edildiği vakit Kıyameti bekleyin!” buyurdular. Adam: “-Emanet nasıl zâyi edilir?” diye sordu. Efendimiz: “-İş, ehil olmayana tevdi edildi mi Kıyamet’i bekleyin!” buyurdular.” (Buhari, İlm 2, Rikâk 35) Hz. Ali radıyallahu anh anlatıyor: “Rasûlullah -sallallâhu aleyhi ve sellem- birgün: “Ümmetim onbeş şeyi yapmaya başlayınca ona büyük belanın gelmesi vâcip olur!” buyurmuşlardı. (Yanındakiler:) “Ey Allah’ın Rasûlü! Bunlar nelerdir?” diye sordular. Sallallâhu aleyhi ve sellem- saydı: -Ganimet (yani milli servet, fakir fukaraya uğramadan sadece zengin ve mevki sahibi kimseler arasında) tedavül eden bir metâ haline gelirse, -Emanet (edilen şeyleri emânet alan kimseler, sorumlu ve yetkililer, memurlar) ganimet (malı yerini tutup, yağmalayıp nefislerine helal) kıldıkları zaman, -Zekât (ödemeyi ibadet bilmeyip bir angarya ve) ceza telâkki ettikleri zaman. -Kişi annesinin hukukuna riayet etmeyip, kadınına itaat ettiği; -Babasından uzaklaşıp ahbabına yaklaştığı; -Mescidlerde (rıza-yı ilâhi gözetmeyen husûmet, alış-veriş, eğlence ve siyâsiyâta vs. müteallik) sesler yükseldiği zaman. -Kavme, onların en alçağı (erzel) reis olduğu; -(Devlet otoritesinin yetersizliği sebebiyle tedhiş ve zulümle insanları sindiren zorba) kişiye zararı dokunmasın diye hürmet edildiği; -(Çeşitli adlarla imal edilen) içkiler (serbestçe) içildiği; -İpek (haram bilinmeyip erkekler tarafından) giyildiği; -Çeşitli adlar altında şarkıcı kadınlar ve çalgı aletleri edinildiği; -Bu ümmetin sonradan gelen nesilleri, önceden gelip geçenlere (çeşitli ithamlar ve bahanelerle) hakâret ettiği zaman artık kızıl rüzgârı, (zelzeleyi), yere batışı (hasfı) veya suret değiştirmeyi (meshi) (veya gökten taş yağmasını, (kazfi) bekleyin.” (Tirmizi, Fiten 38/2210) Mikdam bin Ma’dikerb’in bir hizmetçisi vardı, süt satardı, Mikdam da karşılığında para alırdı. Ona: “-Sübhanallah, süt satıp para mı alıyorsun?” dediler. O da: “¬-Evet, bunda ne var ki? Ben Rasûlullâh -sallallâhu aleyhi ve sellem-’in şöyle dediğini duydum: “-İnsanlar üzerine öyle bir zaman gelecek ki o vakit dinar ve dirhemden başka bir şey fayda vermeyecek!” dedi. (Ahmed bin Hanbel, IV, 133) “Sizin üzerinize öyle bir zaman gelecek ki o vakit siz, iyilikleri emretmeyen ve kötülükleri yasaklamayan kimselerin en hayırlı kişiler olduğunu düşünürsünüz.” (Ali el-Müttaki, Kenz, III, 686/8462) Rasûlullâh -sallallâhu aleyhi ve sellem-: “-İnsanlar üzerine öyle bir zaman gelecek ki o vakit müminin kalbi tuzun suda eridiği gibi eriyecek!” buyurdu. “-Niçin eriyecek yâ Rasûlallah?” diye sorulduğunda: “-Kötülükleri görüp de onları değiştirmeye güç yetiremediği için” buyurdu. (Ali el-Müttaki, Kenz, III, 686/8463) Rabbim Bizleri Uyananlardan Eylesin İnşAllah.

ŞEHİD MUSA HULÛSİ PAŞA

 Rus çarı I. Nikola, koyu bir Türk düşmanı olarak tarihe geçmişti. Osmanlı İmparatorluğu için “Hasta Adam” tabiri ilk kullanan odur. 1844’de İngiliz Kralını ziyareti esnasında Osmanlı İmparatorluğunun paylaşılmasını teklif etmişti. Fakat İngilizler, Rusya’nın daha fazla kuvvetlenmesinin, ileride kendilerine zararı olacağı düşüncesi ile bu teklifi reddettiler. Bunun üzerine Rus hükûmeti, Ortodoks azınlıkların haklarını korumak ve bunun takibini yapmak üzere, İstanbul’a yeni bir büyükelçi tayin etti. Esas maksatları, uygun bir zamanı kollayıp, aniden Osmanlı topraklarına saldırmaktı. Yeni büyükelçi Prens Mençikof, kalabalık bir maiyetle 28 Şubat 1853’te İstanbul’a geldi. Bu adam, mağrur olduğu kadar, şımarıktı da. Üstelik:-Sultanın kızını bizim grandüklerden birine isteyelim, diyecek kadar da küstahtı. Diplomatik usullere de riayet etmiyordu. Hariciye nazırı Fuat Bey’i ziyaret etmemişti. İngiltere ve Fransa, Rusların bu davranışlarından endişe duyuyorlardı. İngiltere dışişleri bakanı Lord Russel:-Eğer Rusları Tuna’da durduramazsak, ileride Hindistan’da durdurmamız gerekecek, diyordu. İstanbul’daki İngiltere büyükelçisi Lord Stratford, ilk iş olarak Malta’daki İngiliz donanmasını Çanakkale boğazı önlerine çağırdı. Fransız donanması da oraya gelmek üzere yola çıktı. Prens Mençikof, Osmanlı devleti ile savaş çıkarmak için bahaneler arıyordu. Bunun için, Ortodoks ahalinin haklarını öne sürdü. İngiltere ve Fransa büyükelçileri, daha büyük bir pürüz çıkmaması için araya girdiler ve 4 Mayıs’ta çıkarılan bir fermanla Osmanlı devletindeki Ortodoks ahaliye bazı imtiyazlar tanındı. Buna rağmen Rus ordusu Osmanlı sınırına yığınak yapmaya başladı. Ayrıca Osmanlı hükûmetine de bir ültimatom vererek, Rusya’nın, bütün Ortodoks Hristiyanların koruyucusu olduğunun kabul edilmesini istedi. Bunun üzerine Osmanlı Hükûmeti istifa etti ve Fransız hayranlığı ile tanınan Mustafa Nâilî Paşa başkanlığında yeni hükûmet işbaşına geldi. Bu hükûmetin dışişleri bakanlığına da büyük bir İngiliz sempatizanı olan Mustafa Reşit Paşa getirildi. Böylece İngiliz ve Fransız hükûmetlerinin desteği sağlanmış olacaklardı. Avrupa devletlerinin desteğini alan bu yeni hükûmet, Rus ültimatomunu reddetti. Bunun üzerine Rusya büyükelçisi Prens Mençikof, ülkesine döndü ve:-Şimdi sivil elbiselerimle dönüyorum, ama yakında askeri elbiselerimle geri geleceğim, diye tehditte bulundu. Rus büyükelçisinin geri çekilmesi, iki ülke ilişkilerinin kopmasına sebep oldu. Bu hadiseden hemen sonra 22 Haziran 1853 günü Rus birlikleri Prut nehrini geçerek Osmanlı topraklarına girdiler. Kısa bir süre içinde, o devirde bir Osmanlı eyaleti olan Romanya’yı istila eden Rus birlikleri, Tuna sahillerine kadar geldiler. Burasını geçtikten sonra gerisi kolaydı. Rahatça İstanbul’a kadar gidebilirlerdi. Fakat, önlerinde Silistre kalesi vardı. Önce bu engeli aşmaları gerekiyordu. Mareşal Paskiyeviç kumandasındaki 80.000 kişilik bir Rus ordusu 20 Mayıs 1854’de Silistre önlerine geldi. Rus Mareşali, kalenin, böyle kalabalık bir orduya dayanamayacağı için hemen teslim olacağını düşünüyordu. Çünkü kuvvetler arasında denge yoktu. Kaleyi savunan Türk kuvvetlerinin sayıları 10.000’den azdı. Cephane ve yiyecek bakımından da şanslı değildiler.Kale etrafında kum gibi kaynayan Rus askerlerini gören ve endişeye kapılanlar, kale kumandanı Musa Hulusi Paşa’ya geldiler:-Ne yapmayı düşünüyorsunuz?-Ne mi yapmak istiyorum? Bunun yakında göreceksiniz. 22 Mayıs’ta başlayan topçu ateşi, şiddetini arttırarak devam ediyordu. Mareşal Paskiyeviç, Musa Hulusi Paşa’ya bir Rus subayı göndererek, teslim olduğu takdirde askerleriyle birlikte istediği yere gitmekte serbest olduğunu bildirdi. Aksi takdirde kale, top ateşi altında bir taş yığını haline getirilecek ve Türkler bu taş yığını altında mahvolup gideceklerdi. Musa Paşa:-Mareşalinizin söyledikleri doğrudur, dedi. -Madem ki bunu siz de takdir ediyorsunuz, o halde hemen teslim olunuz. Boş yere kan dökülmesine sebep olmayınız.Musa Paşa yerinden doğruldu. Elini azim ve imanla dolu göğsüne vurarak:-Silistre kalesi top gülleleriyle yıkıldıktan sonra, biz göğüslerimizle canlı bir kale kuracağız.Rus subayı, bu cevap karşısında önce şaşırdı, sonra milletinin ve ordusunun şerefi için her şeyi göze almış bulunan bir Tür kahramanının karşısında olduğunu anladı ve küçüldü. Rus karargahına döndüğü zaman, tecrübeli ve ihtiyar Mareşale durumu ve kale kumandanının verdiği cevabı anlattı. Paskiyeviç, hiç beklemediği bu cevaptan ürktü:-Hayret, hayret! Diye söylendi. Haziran günü Musa Paşa, bir fedai müfrezesi düzenledi ve bununa Rus karargahını basmayı planladı. Yüksek rütbeli subaylar, erimeye ve yok olmaya mahkum böyle bir müfrezenin başına kale kumandanının geçmesini doğru bulmuyorlardı. Musa Paşa:-Harp ediyoruz, her şeye başvuracağız! Dedi. Subaylardan biri:-Sözlerimiz yanlış anlaşıldı paşa hazretleri, dedi. Bu cüretkar harekete siz kumanda etmeyiniz. Kalede bulunmanız daha iyi. -Peki siz ne teklif ediyorsunuz?-Bu vazifeyi bana veriniz.Musa Paşa yerinden kalkarak, bu talepte bulunan albayı alnından öptü:-Özür dilerim kardeşim, dedi. Ben yanlış anladım. Yarın sabah kaleden birlikte çıkıyoruz.-Emredersiniz paşa hazretleri!9 Haziran Cuma sabahıydı. Fedai müfrezesi sabah namazını kumandanlarıyla beraber kıldı. Sonra bir rüzgar gibi kaleden çıktı. Bu sırada Maraşal Paskiyeviç, 24 tabur askerle Mecidiye tabyasına giriyordu. Kanlı bir boğuşma oldu. Dost düşman birbirine karıştı. Mareşal Paskiyeviç kalçasından ağır şekilde yaralanarak kumandayı terke mecbur oldu. Müfreze kaleye döndüğü zaman zayiatın o kadar önemli olmadığı anlaşıldı. Paskiyeviç’in yerine tayin edilen Prens Korçakof tayin edildi. Korçakof, neticeyi bir an önce almak için işe hızlı başlamak istiyordu:-Bir avuç Türk askeri karşısında Çar’ın ordusunun şerefini tehlikeye koyamam, dedi.Akşamüzeri kale duvarlarına yerleştirdikleri lağımları patlatmaya başladılar. Fakat Musa Paşa bütün tedbirleri zamanında almıştı. Lağımlar müthiş tarrakalarla patlarken, dört muhtelif yönden askerlerini dışarıya çıkaran Musa Paşa, bütün şiddetiyle düşmanın üzerine atıldı. Çok kanlı geçen göğüs göğüse çarpışmalardan sonra koskoca Rus ordusunu önüne katarak en geri atlara kadar sürdü. Prens Korçakof da selefi gibi yaralanırken, istihkam kumandanı General Şilder’le bazı kumandanlar öldürüldü. Bunun üzerine kuşatmanın kaldırılmasına karar verildi. Fakat Çar Nikola’dan gelen bir emirde: “Rus ordusunun şerefi ne olacak?” diye soruluyor, Silistre’nin mutlaka zaptedilmesi emrediliyor, geri çekilme kararı iptal ediliyordu.2 gün sonra, 15 Haziran Perşembe günü Musa Paşa, yeni bir çıkış hareketi daha yaparak düşmana ağır kayıplar verdirdi. Bunun üzerine Rus genelkurmayı, Çar’a rağmen çekilmek için kıtalarına gerekli emirleri verdi ve ric’at başladı. Ric’atı örtmek için de kaleyi top ateşi ile dövüyor, yeni bir çıkış hareketine engel olmak istiyorlardı. 22 Haziran 1854 günü İstanbul’dan gelen bir haberci, Musa Hulûsi Paşa’ya Ferik (Mareşal) rütbesi verildiğini müjdeliyordu. Fakat, düşman bombardımanlardan birinde Musa Paşa, bir sabah vakti, namaz kılmak için abdest alırken göğsüne isabet eden bir gülle parçasıyla şehit düştü. Silistre’de şanlı bir savunma yaparak, kendi askerlerinden on kat daha kalabalık Rus kuvvetlerini mağlup ederek geri çekilmesini sağlayan kahraman Musa Paşa, şehadetinden üç gün önce kendisine mareşallik rütbesi verildiği zaman:-Ben şehadet rütbesini tercih ederim, demişti. Bu İkinci Silisre macerası Ruslara 40.000 ölü ve yaralıya mal oldu. Ayrıca 1 Mareşal ve 9 Generalleri de ölenler arasındaydı.
MEHTER / TASAVVUF MÜZİK
SİTE HARİTASI
SAAT
Üyelik Girişi