CEMAZİYEL -EVVEL HAKİKAT DAMLASI
HADİS-İ ŞERİF IŞIĞINDA AHİRZAMAN “Siz öyle bir zamanda yaşıyorsunuz ki sizden biriniz emrolunduğu şeylerin onda birini terk etse helâk olur. Sonra öyle bir zaman gelecek ki sizden kim emrolunduğu şeyin onda birini yapsa kurtulur.” (Tirmizî, Fiten, 79/2267) “Öyle bir zaman gelecek ki o zaman şu üç şeyden daha kıymetli birşey olmayacaktır: Helal para, can u gönülden arkadaşlık yapılacak bir kardeş ve kendisiyle amel edilecek bir sünnet.” (Heysemî, I, 172) “Öyle bir zaman gelecek ki, kişi helâlden mi haramdan mı kazandığına aldırmayacak!” (Buharî, Büyû; 7) Ebu Said el-Hudrî’den rivayet edildiğine göre Rasûlullâh -sallallâhu aleyhi ve sellem- şöyle buyurmuştur: “Aranızda öyle bir grup ortaya çıkacaktır ki, namazınızı onların namazları, oruçlarınızı onların oruçları ve diğer amellerinizi de onların amelleri yanında az göreceksiniz. onlar Kur’ân okurlar, fakat okudukları boğazlarından aşağı geçmez. onlar okun yaydan çıktığı gibi dinden çıkarlar...” (Buhârî, Fedâilü’l-Kur’ân, 36) “Öyle bir zaman gelecek ki okuma meraklı kurrâ çoğalacak; fakîhler ise azalacak ve bu sûretle ilim çekilip alınacak. Daha sonra öyle bir zaman gelecek ki insanların okudukları boğazlarından aşağı geçmeyecek.” (Hakim, Müstedrek, V, 504) “Şiddetli bir şekilde yaklaşan fitne sebebiyle vay insanların hâline. İnsanlar mü’min olarak sabahlar da akşam kâfir oluverirler. İnsanlar dinlerini küçük dünya menfaati karşılığı değiştiriverirler. İşte öyle zamanda dinlerinde sâbit kalabilenler ellerinde kor ateşi tutanlar gibidirler.” (Ahmed İbn Hanbel, Müsned, II, 390; Ayrıca bkz. Müslim, İman 186; Tirmizi, Fiten 30, (2196) “Öyle bir zaman gelecek ki bütün insanlar ribâ ile iş yapacak. Ondan sakınanlar dahi tozuna bulaşmak durumunda kalacaklar.” (Nesâî, Büyû 2; İbnu Mâce, Ticârât 58; İbn Hanbel, Müsned, IV, 494; Beyhakî Sünen, IV, 275) “Öyle bir zaman gelecek ki doğru söyleyenler yalanlanacak, yalancılar ise doğrulanacak. Güvenilir kimseler hain sayılacak, hâinlere güvenilecek. İnsanlardan şâhidlik etmeleri istenmediği halde şâhidlik edecekler, yemin etmeleri istenmediği halde yemin edecekler,” (Taberâni, XXIII, 314) “Öyle bir zaman gelecek ki insanlar iyiliği özendirmeyecek, kötülükten de sakındırmayacaklar.” (Heysemî, Mecmauz-zevâid, VII, 280) Rasûlullah -sallallâhu aleyhi ve sellem- buyurdular ki: “Muhakkak ki insanlar üzerine öyle bir zaman gelecek ki, o vakit kişi altından sadaka ile (çarşı Pazar) dolaşır da bunu kendisinden sadaka olarak kabul edecek tek kişi bulamaz. O zaman, tek bir erkeğe kırk tane kadının tâbi olduğunu ve kadınların çokluğu ve erkeklerin azlığı sebebiyle ona sığındıklarını görürsün.” (Buhari, Zekât 9; MüsIim, Zekat 59) “Ben sizin dünya hırsıyla birbirinizle kapışmanızdan, birbirinizi katletmenizden ve sizden öncekiler gibi helâk olup gitmenizden korkuyorum.” (Müslim, Fezâil 31) “…Ben asıl sizin dünyayı elde etmek için birbirinizle kapışıp kavga etmenizden korkuyorum.” (Buhârî, Cenâiz 71, Menâkıb 25, Megâzî 27, Rikâk 7, 53; Müslim, Fezâil 30) Hz. Sevban radıyallahu anh anlatıyor: “Rasûlullâh -sallallâhu aleyhi ve sellem- buyurdular ki: “–Size çullanmak üzere, yabancı kavimlerin, tıpkı sofraya çağrışan yiyiciler gibi, birbirlerini çağıracakları zaman yakındır.” Orada bulunanlardan biri: “–O gün sayıca azlığımızdan mı bu durum başımıza gelecek?” diye sordu. “–Hayır, bilakis o gün siz çok olacaksınız. Lakin sizler bir selin getirip yığdığı çer-çöpler gibi hiçbir ağırlığı olmayan kimseler durumunda olacaksınız. Allah, düşmanlarınızın kalbinden size karşı korku duygusunu çıkaracak ve sizin kalplerinize zaafı atacak!” buyurdular. “–Zaaf da nedir ey Allah’ın Rasûlü?” denildi. “–Dünya sevgisi ve ölüm korkusu!” buyurdular.” (Ebu Davud, Melahim 5/4297) Ebu Ümeyye eş-Şa’bani anlatıyor: “Ey Ebu Sa’lebe dedim, şu ayet hakkında ne dersin?” (Mealen): “Ey iman edenler! Siz kendinize bakın. Siz doğru yolda oldukça, sapıtmış olanlar size zarar vermez.” (Maide 105) Bana şu cevabı verdi: “Gerçekten bunu, iyi bilen birine sordun. Zira ben aynı şeyi Rasûlullah -sallallâhu aleyhi ve sellem-’a sormuştum. Demişti ki: “Ma’rufa sarılın, münkerden de kaçının! Ne zaman uyulan bir cimrilik, takip edilen bir hevâ, (dine, ahirete) tercih edilen dünyalık görür, rey sahiplerinin (selefi dinlemeden) kendi reylerini beğendiklerini müşahade edersen, o zaman kendine bak. İnsanlarla uğraşmayı bırak. Zira (bu safhaya gelince) arkanızda sabır günleri var demektir. O günler avuçta ateş tutmak gibi (sıkıntılı)dır. O günlerde, sizin kadar amel yapabilen bir kimseye elli kişinin ecri verilecektir.” (Ebu Davud, Melahim 17/4341); Tirmizi, Tefsir, 5/3060); İbnu Mace, Fiten 21) Rasûlullah -sallallâhu aleyhi ve sellem- buyurdular ki: “-İnsanlar öyle günler görecek ki, katil niçin öldürdüğünü, maktul de niçin öldürüldüğünü bilemeyecek.” “-Bu nasıl olur?” diye soruldu. Şu cevabı verdi: “-Herçtir! Öldüren de ölen de ateştedir.” (Müslim, Fiten 56) Zübeyr İbnu Adiy rahimehullah anlatıyor: “Hz. Enes İbnu Mâlik radıyallahu anh’ın yanına girdik. Haccâc’ın bize yaptıklarını şikayet ettik. “-Sabredin, buyurdu. Zira öyle günlerle karşılaşacaksınız ki, her yeni gün, gidenden daha kötü olacak. Bu hal Rabbinize kavuşuncaya kadar devam edecek. Ben bunu, Rasûlunüz -sallallâhu aleyhi ve sellem-’den işittim.” (Buhari, Fiten 6; Tirmizi, Fiten 35/2206) Hz. Huzeyfe radıyallahu anh anlatıyor: “Rasûlullah -sallallâhu aleyhi ve sellem- birgün: “-Bana kaç müslüman olduğunu sayıverin” buyurdular. Biz: “-Ey Allah’ın Rasûlü! Bizim sayımız altı-yediyüze ulaşmış olduğu halde, hakkımızda korku mu taşıyorsunuz?” dedik. “-Siz bilemezsiniz, (çokluğunuza rağmen) imtihan olunabilirsiniz!” . Gerçekten öyle (belaya maruz kalıp) imtihan olunduk ki, içimizden namazını gizlice kılanlar oldu.” (Buhari, Cihad 181; Müslim, İman 235) Abdullah ibn-i Ömer -radıyallâhu anh- tarafından rivayet edilmiştir. Rasûlullâh –sallâllâhu aleyhi ve elem- bize yönelerek şöyle buyurdu: “Ey Muhacirler cemâati! Beş şey vardır ki, onlarla mübtelâ olacağınız zaman Ben sizlerin o şeylere erişmenizden Allâh’a sığınırım. Onlar şunlardır: 1- Bir milletin içinde zina, fuhuş ortaya çıkıp nihayet o millet bu suçu alenî olarak işlediğinde, mutlaka içlerinde taun hastalığı ve onlardan önce gelip-geçmiş milletlerde vuku bulmamış hastalıklar yayılır. 2- Ölçü ve tartıyı eksik yapan her millet mutlaka kıtlık, geçim sıkıntısı ve başlarındaki hükümdarların zulmü ile cezalandırılırlar. 3- Mallarının zekâtını vermekten kaçan her millet mutlaka yağmurdan menedilir (kuraklık cezası ile cezalandırılır) ve hayvanları olmasa (Allâh hayvanlara acımasa) onlara yağmur yağdırmaz. 4- Allâh’ın ahdini (emirlerini) ve Rasûlün sünnetini terk eden her milletin başına mutlaka Allâh kendilerinden olmayan düşmanı musallat eder ve düşman o milletin elindeki-avucundakilerin bir kısmını alır. 5- İmamları (yâni devlet adamları) Allâh’ın Kitabı ile amel etmeyip Allâh’ın indirdiği hükümlerden işlerine geleni seçtikçe Allâh onların hesabını kendi aralarında görür.” (İbn-i Mâce, Fiten, 22) Rasûlullah sallallahu aleyhi veselem şöyle buyurdu: “Fırat nehrinin suyu çekilip, aktığı yatakta bulunan bir altın dağı meydana çıkmadıkça ve kurtulup kazanan ben olayım diye birbiriyle çarpışan her yüz kişiden doksan dokuzu ölmedikçe kıyamet kopmaz.” (Buhârî, Fiten 24; Müslim, Fiten 29. Ayrıca bk. İbni Mâce, Fiten 25) Diğer bir rivayet ise şöyledir: “Pek yakında Fırat nehrinin suyu çekilerek aktığı yatakta bir altın hazinesi meydana çıkacaktır. O günü gören kimse, o hazineden kesinlikle bir şey almasın.” (Buhârî, Fiten 24; Müslim, Fiten 29-32. Ayrıca bk. Ebû Dâvûd, Melâhim 13; Tirmizî, Sıfatü’l-cenne 26) “Nefsim kudret elinde olan Allah’a yemin ederim ki kişi bir kabre uğrayıp üzerine abanarak: ‘Keşke bu kabrin içinde ben olsaydım’ demedikçe kıyamet kopmaz. Hâlbuki bu sözü ona söyleten din değil, belâ olacaktır.” (Buhârî, Fiten, 22; Müslim, Fiten, 53-54) Öyle bir zamanın geleceği, insanların kalblerinin dünya sevgisi ile dolacağı, cihadı zarar olarak görüp zekat vermeyi altından kalkılması zor bir borç olarak görecekleri bildirilir. (Ali el-Müttaki, Kenz, III, 236/6322) Rasûlullah -sallallâhu aleyhi ve sellem- buyurdular ki: “-Beni İsrail üzerine gelen şeyler, aynıyla ümmetimin üzerine de gelecektir. Öyle ki onlardan aleni olarak annesine gelen olmuşsa, ümmetimden de bu çirkin işi mutlaka yapan olacaktır. Nitekim, Beni İsrail yetmişiki millete (dine, fırkaya) bölünmüştü. Benim ümmetim de yetmişüç millete bölünecektir. Bunlardan bir tanesi hariç hepsi ateştedir.” “-Bu fırka hangisidir?” diye soruldu. “-Benim ve ashabımın üzerinde olduğu şeyden ayrılmayanlardır!” buyurdular.” (Tirmizi, İman 18/2641) Rasûlullah -sallallâhu aleyhi ve sellem- buyurdular ki: “Ümeranız hayırlı olanlarınızdan iseler, zenginleriniz sehâvetkâr kimselerse, işlerinizi aranızda müşavere ile hallediyorsanız, bu durumda yerin üstü (hayat), altından (ölümden) hayırlıdır. Eğer ümeranız şerirlerinizden, zenginleriniz cimri ve işleriniz kadınların elinde ise, yerin altı üstünden, (ölmek yaşamaktan) daha hayırlıdır. (Çünkü artık dini ikame imkanı kalmaz).” (Tirmizi, Fiten 78/2266) Rasûlullah -sallallâhu aleyhi ve sellem- birgün: “-Gençlerinizin fıska düştüğü, kadınlarınızın azdığı zaman haliniz ne olur?” diye sormuştu. (Yanındakiler hayretle): “-Ey Allah’ın Rasûlü, yani böyle bir hal mi gelecek?” dediler. “-Evet, hatta daha beteri!” buyurdu ve devam etti: “-Emr-i bi’l-ma’rufta bulunmadığınız, nehy-i ani’l-münker yapmadığınız vakit haliniz ne olur?” diye sordu. (Yanındakiler hayretle:) “-Yani bu olacak mı?” dediler. “-Evet, hatta daha beteri!” buyurdular ve sormaya devam ettiler: “-Münkeri emredip, ma’rufu yasakladığınız zaman haliniz ne olur?” (Yanında bulunanlar iyice hayrete düşerek): “-Ey Allah’ın Rasûlü! Bu mutlaka olacak mı?” dediler. “-Evet, hatta daha beteri!” buyurdular ve devam ettiler: “-Ma’rufu münker, münkeri de ma’ruf addettiğiniz zaman haliniz ne olur?” (yanindeki Ashab:) “-Ey Allah’ın Rasûlü! Bu mutlaka olacak mı?” diye sordular. “-Evet, olacak!” buyurdular.” (Heysemi, Mecma’u’z-Zevaid, VII, 281) Rasûlullah -sallallâhu aleyhi ve sellem- buyurdular ki: “İnsanların dünyaca en bahtiyarını âdi oğlu âdiler teşkil etmedikçe Kıyamet kopmaz.” (Tirmizi, Fiten 37/2209) Hz. Ebu Hureyre radıyallahu anh anlatıyor: “Rasûlullah -sallallâhu aleyhi ve sellem-, yanındaki cemaate konuşurken, bir adam gelerek: “-Ey Allah’ın Rasûlü! Kıyamet ne zaman kopacak?” dedi. Sallallâhu aleyhi ve sellem- konuşmasına devam etti, sözlerini bitirdiği vakit: “-Sual sâhibi nerede?” buyurdular. Adam: “-İşte buradayım ey Allah’ın Rasûlü!” dedi. Sallallâhu aleyhi ve sellem-: “-Emanet zâyi edildiği vakit Kıyameti bekleyin!” buyurdular. Adam: “-Emanet nasıl zâyi edilir?” diye sordu. Efendimiz: “-İş, ehil olmayana tevdi edildi mi Kıyamet’i bekleyin!” buyurdular.” (Buhari, İlm 2, Rikâk 35) Hz. Ali radıyallahu anh anlatıyor: “Rasûlullah -sallallâhu aleyhi ve sellem- birgün: “Ümmetim onbeş şeyi yapmaya başlayınca ona büyük belanın gelmesi vâcip olur!” buyurmuşlardı. (Yanındakiler:) “Ey Allah’ın Rasûlü! Bunlar nelerdir?” diye sordular. Sallallâhu aleyhi ve sellem- saydı: -Ganimet (yani milli servet, fakir fukaraya uğramadan sadece zengin ve mevki sahibi kimseler arasında) tedavül eden bir metâ haline gelirse, -Emanet (edilen şeyleri emânet alan kimseler, sorumlu ve yetkililer, memurlar) ganimet (malı yerini tutup, yağmalayıp nefislerine helal) kıldıkları zaman, -Zekât (ödemeyi ibadet bilmeyip bir angarya ve) ceza telâkki ettikleri zaman. -Kişi annesinin hukukuna riayet etmeyip, kadınına itaat ettiği; -Babasından uzaklaşıp ahbabına yaklaştığı; -Mescidlerde (rıza-yı ilâhi gözetmeyen husûmet, alış-veriş, eğlence ve siyâsiyâta vs. müteallik) sesler yükseldiği zaman. -Kavme, onların en alçağı (erzel) reis olduğu; -(Devlet otoritesinin yetersizliği sebebiyle tedhiş ve zulümle insanları sindiren zorba) kişiye zararı dokunmasın diye hürmet edildiği; -(Çeşitli adlarla imal edilen) içkiler (serbestçe) içildiği; -İpek (haram bilinmeyip erkekler tarafından) giyildiği; -Çeşitli adlar altında şarkıcı kadınlar ve çalgı aletleri edinildiği; -Bu ümmetin sonradan gelen nesilleri, önceden gelip geçenlere (çeşitli ithamlar ve bahanelerle) hakâret ettiği zaman artık kızıl rüzgârı, (zelzeleyi), yere batışı (hasfı) veya suret değiştirmeyi (meshi) (veya gökten taş yağmasını, (kazfi) bekleyin.” (Tirmizi, Fiten 38/2210) Mikdam bin Ma’dikerb’in bir hizmetçisi vardı, süt satardı, Mikdam da karşılığında para alırdı. Ona: “-Sübhanallah, süt satıp para mı alıyorsun?” dediler. O da: “¬-Evet, bunda ne var ki? Ben Rasûlullâh -sallallâhu aleyhi ve sellem-’in şöyle dediğini duydum: “-İnsanlar üzerine öyle bir zaman gelecek ki o vakit dinar ve dirhemden başka bir şey fayda vermeyecek!” dedi. (Ahmed bin Hanbel, IV, 133) “Sizin üzerinize öyle bir zaman gelecek ki o vakit siz, iyilikleri emretmeyen ve kötülükleri yasaklamayan kimselerin en hayırlı kişiler olduğunu düşünürsünüz.” (Ali el-Müttaki, Kenz, III, 686/8462) Rasûlullâh -sallallâhu aleyhi ve sellem-: “-İnsanlar üzerine öyle bir zaman gelecek ki o vakit müminin kalbi tuzun suda eridiği gibi eriyecek!” buyurdu. “-Niçin eriyecek yâ Rasûlallah?” diye sorulduğunda: “-Kötülükleri görüp de onları değiştirmeye güç yetiremediği için” buyurdu. (Ali el-Müttaki, Kenz, III, 686/8463) Rabbim Bizleri Uyananlardan Eylesin İnşAllah.

Bugün dünyanın içinde bulunduğu keşmekeş ne ile önlenebilir?

 Şeyh Nazim Kıbrisi k.s Hazretleri ,,Bugün dünyanın içinde bulunduğu keşmekeş ne ile önlenebilir? Herkesin hak ve müstahakını bildire­cek, gösterecek bir zatın meydana gelmesi ile mümkün olur. Yani bu hazır olan insanlığın üzerinden yükselecek. ─ Ne ile yükselecek? Tayyare ile değil, roket ile değil, bu insanlığın ufkunda duracak manevi yükseklikte olan bir zatın bu insanlığın haklarını ve müstahaklarını onlara göstermesi, bildirmesi ve kabul ettirmesiyle bu dünyanın hali düzelecektir. Nasruddin Hoca’nın bir hikâyesi vardır. Nasruddin Hoca’nın kadılık ettiği günlerde adamın biri yanına gelmiş. Adam, komşusundan şikâyetçiymiş. Mahkeme huzurunda derdini anlatmış. Cennet Mekân Kadı Nasruddin Hoca, (k.s.), adamı evvela güzelce dinledikten sonra: “Haklısın!” diyerek göndermiş. Biraz sonra adamın şikâyetçi olduğu komşusu çıkagelmiş. O da az önce gelen komşusundan şikâyetçi olup derdini anlatıp, hakkının verilmesini istemiş. Hoca onu da güzelce dinlemiş, “Haklısın!” diyerek onu da yollamış. Mahkemeyi takip eden Nasruddin Hocanın hanımı dayana­mamış perdenin arkasından seslenmiş, “İlâhi hoca efendi, nasıl hükmediyor­sun? Davacı haklı, dava olunan da haklı olduktan sonra böyle mahkeme mi olur, iki tarafı da haklı bulmak olur mu?” Hoca, bir süre düşündükten sonra ona şöyle demiş: “Hatun, sen de haklısın!” Hakikaten haklı olan, iki tarafında haklı olmasının haklı olamayacağını söyleyen taraf­tadır. Şimdi bu dünyada öyle bir keşmekeş hüküm fermandır ki, hâkimlik yapmaya duran kim varsa iki tarafı dinleyince sen de haklısın, sen de haklısın de­meye mecbur oluyor. Hiçbir taraf haksızlığını kabul etmiyor. Herkes haklı! Yahu, herkes haklı olursa niye işler düzelmiyor? Demek ki haksız olanlar var. ─ Peki, bu haksız olanı nasıl meydana çıkaracağız? Şimdi elde olan kanunlarla, elde olan mahkemelerle haklı ile haksızı ayırt etmeye im­kân yoktur. Bu mümkün değildir. Bu pek dakik olan bir adalet sistemine muhtaçtır ki, kılı kırka yararak haklıyı çıkarsın, haksızı da kulağından tutup terbi­yesini versin, müstahakını versin. Şimdi, yeryüzün­de bunu icra edecek bir adalet mekanizması olamaz, kalmamıştır. İnsan, bütün yaratılmışların içinde ruhu itibariyle en şerefli olduğu halde nefsi itibariyle de en korkunç olan, en cüretli olan mahlûktur. Binaenaleyh, insanlar ruhani cihete ne kadar meyl-i muhabbet gösterebilirlerse, o meyl-i muhabbet nispetinde yük­selebilirler. Nefsaniyetlerine mağlup olup ta o cihetten hareket ettikleri sürece de boyuna düşüş kaydederler, alçalırlar. Alçaldıklarına bir kıyas, al­çaklıklarına bir ölçü bulunamayacak derecede düşüş kaydederler. Binaenaleyh insan Allah’ın (C.C.) yeryüzünde adalet ve menfaatini temsil etmeye ve tat­bik etmeye memur bir varlık olduğu halde, bugünkü günde yaşayan insanların ekseriyetleri kendi nefsaniyetlerinin esiri olaraktan adalet ve merhamet sıfat­larından tamamıyla soyulmuşlardır. Çok insanlara dikkat ederseniz hareketlerinde adalet ve merhamet sıfatlarından bir eser göremezsiniz. Tamamıyla so­yulmuşlardır. Bunun neticesi olarak bütün dünya birbirlerine karşı amansız bir mücadeleye düşmüş bulunuyorlar. Peygamber (A.S.V.) bunun vukuunu 1400 sene evvel haber vermiştir. Kur’ânı Kerimde Allah (C.C.), peygamberine ümmetleri hakkında insaf ve iman dairesinden çıktıkları ve haddini aştıklarında, onları terbiye için üzerlerine gökten azap indirebile­ceğini, buna kadir olduğunu bildiren ayetleri indir­diği zaman Efendimiz (S.A.V.): «Aman ya Rabbi! Benim ümmetleri­min üzerlerine gökten azap indirerek helâk etme.» Azabın şiddetini düşünüyor. «Etmem ya Habibim!» diye cevap geliyor. Lâ­kin yine Rabbimiz: «Ümmetlerin hadlerini taşırdığı zaman zu­lümde müteaddide, son hadde vardıkları zaman on­ları yine terbiye ve tenvir için ayakları altlarından da bir azap göndermeye de kadir bulunuyorum» diye buyurdu. Efendimiz (A.S.V.) «Aman ya Rabbi! Senin azabın şiddetlidir. Ya Rabbi! Onları yer altından gele­cek, ayakları altından gelecek bir azapla helâk etme » deyince o zaman Cenâbı Hak (C.C.) onu da kabul ey­ledi; «Ben onları ne başları üzerinden, ne ayakları altından bir azap ile helâk etmem. Lâkin Ey Habibim! Onlar hak ve hududu aştıklarında küfür ve tuğyanda son dereceye vardıklarında onları bıraka­cak değilim. Yine onları terbiye için, tenvir için o zamandaki insanları fırka fırka yapacağım. Onları birbirlerine zıt olan zümrelere böleceğim ki; onlar zıt görüşle birbirine zıt fikirlerle, birbirlerine aman­sız düşman kesilecekler ve merhametsizce birbirleri­ne saldıracaklar ve birbirlerini tenvid ve tenzir ede­cekler, helâk edeceklerdir.» «Yâ Rabbi! Senin hükmün yerini bulacaktır. Cezalarını birbirlerinden bulmaları ehvendir, Ya Rabbi!.» diyor Peygamber (A.S.V.). Onun için ümmetin arasında bu büyük ve bir­birine zıt görüşler, zıt duygular, zıt hareketler ta kıyamete kadar devam eder ki, cezalarını birbirleri­nin elinden bulsunlar. Doğrudan doğruya azap ile Cenabı Hakk onları helak etmeyeceğine dair teminat vermiş lâkin birbirlerinin elinden bulsunlar diye de ferman buyurmuştur. Şimdi, Allah (C.C.) kelâmının gün ve gün meyda­na çıktığı bir zamandayız. Görüyorsunuz, bugün is­tisnasız her memleketin içinde birbirine zıt olan gö­rüşler vardır. Bırakınız İslâm olmayan ülkeleri, İs­lâm olan ülkelerin içinde aynı milletlerin fertleri, bu­gün birbirlerinin boğazına sarılıyor, birbirlerine düş­man gözüyle bakıyor, birbirlerini tüketmek hırsıyla doluyorlar. İşte bu bizim aksi hareketlerimizin neti­cesi olarak gelen bir cezadır. İlâhi bir cezadır bu, ön­lenemez. Çekiyoruz ve çekeceğiz. ─ Ne zamana kadar? O büyük muharebe çıkıp o büyük kıranla bütün insanlar birbirlerini kırıncaya kadar. O üç ay kadar devam edecektir. O Melhame-i Kübrâ denen, hadislerde geçmiş olan en büyük muharebe üç ay devam edecektir. Sonra onu dur­duracak, çünkü küçük devletler muharebe ederse büyükler dur der, durmaya mecbur olurlar. ─Peki, büyükler tutuştuğu vakitte kim durduracak? Küçük­lerin mesabesi okunmaz. Büyükler toslaştığı vakitte, birbirlerine tosladıklarında onları durdura­cak kim var? Zahirde hiç bir kuvvet yok. Dünya üzerinde hiçbir kuvvet yok. Lâkin dünyalara hükmeden insan­oğlunu, yeryüzünde mahkûm eden ilâhi kuvvet vardır. O daha kendisini belli etmeden duruyor. ─ Neden? Şimdi belli etmeye lüzum yok. Kendi kudretini taşı­mış olduğu ilâhi kudreti, o büyük harbin en kızıştığı zamanda, insanoğlunun bu elindeki icat etmiş olduğu silahları ile en iftihar ettiği, zirveye ulaştığı bir zamanda onların kuvvetlerini sıfır yapacak kuvvetle o kendisini meydana atacaktır. Ne kadar ken­dini büyük gören insanlık varsa ki, bu asırda yaşayan insanların hepsi kendi tabi ha­cimlerinden çık­mışlardır. Tabi hacmimiz, bir iki metre lâkin her birimiz ken­dimizi kâinatı dolduruyor gibi görüyo­ruz. Bu asırda yaşayan insanlar o kadar gurur ve kibr-i azamete bürünmüştür. ─ Neden dolayı? İcat etmiş oldukları üç beş aletten dolayı. Bunların elindeki kuvvet üç beş aletten fazla değildir. Allah’ın (C.C.) kendilerine fırsat vererek buldukları bu silah­ları, bu kuvvet gösterileri üç beş kalemden ibarettir. Bunlarla gururlanıp şimdi yeryüzünde yaşayan bu insanlar Ay’a da çıkıyoruz, göğe de çıkıyoruz diyerek çıktıkları yere kadar kendilerini büyük görüyor­lar. Bu boş gururlarını, akılsız büyüklüklerini yıkmak için bir tekbir alacaktır, «Allahu Ekber, Allahu Ekber, Allahu Ekber» deyip tekbir almakla, bütün insanlığı, bir lahza içerisinde kendi hacimlerine indi­recektir. Tabi o insan­lar olmayınca yeryüzü de kalmayacaktır. Hakiki Kibriya, azamet ve kudretin Allah’a (C.C.) ait olduğunu ilân ettiği vakitte, Allah’ın (C.C.) ona aşıla­yacağı o nefes-i kudsiyye ile ki o kutsi nefesle İsrafil bir üfürmede bütün kâinatı yıkacaktır, bitirecektir. Allah (Azze ve Celle) vaktin sahibi olan Hazreti Mehdî’ye o cinsten bir nefes aşılayacaktır ki, o tekbiri aldığı anın­da, bütün kâinatta gurur ile başkaldıran insanoğlu­nu müteberriz, kendi hacmine düşürecektir. ─ Nasıl düşürecek? Ellerinde olan bütün silahların salâhiyeti ellerinden alınacak işlemez hale gelecek. Akılları, fikirleri, hepsi, bütün alet, edevatların hepsi kül olacak. Allah’ın (C.C.) azameti ora­da zahir olacak. Allahu Ekber! İşte, bu kuvvet, bu bir tekbirin üzerindedir. Al­lah’ın (C.C.) kendisini temsil edecek olan zat, Vaktin Sahibi, bu tekbir ile bütün dünyadaki bu gösteriş kuvvetlerinin hepsinin canını alacaktır. Bunların si­lahlarının hepsinin Azrâili; Allahu Ekber, bu lafız­dır. İşte buraya dayanıyor. Şarkta ve garpta tüketmeye mü­kellef olarak tayin olan o Sahip meydana çıkıp o tekbiri aldığında; bu cebâbirleri, cebbar olan kimseleri, bütün insanlı­ğa muzır olan kavmi, üç ay zarfında bütün şiddeti ile devam edecek olan insan kıranını anında bitiverecektir. İşte şimdi büyük devletler horozlar gibi saldırmaya hazırlanıyor. Allah, irade eden O. Bu, önlenemez. Bu hareket, bir gün, sabaha veya akşama beklenmektedir. 1398 senesinin son günlerin­de bulunduğumuz şu andan 1400’e kadar tecrit seneleridir deniyor. Bu iki sene, üç sene tecrit, İnsani­yeti edep dairesine çekmek için, Fazla yükselen baş­ları indirmek için, Çok büyüklenenleri kendi hacim­lerine indirmek için, Olacak olan tecrit hareketleridir. Ondan sonra yeryüzünde kalacak olan insanlar, tes­lim olan ve o zamandaki tecelliye hazır olan saadetli zümre bir olacaktır. Attıkları toplarla, zehirli bom­balarla bütün yeryüzünü zehirleseler bile, yeryüzü ne kadar zehir olsa da, o muhafaza edilmesi ya­zılmış olan, kalması mukarrer olan kimselere o zehir dokunamaz. Ondan sonra, o tekbirin bereketine yeryüzünde o zehirlerin eseri de kalmayacak, onun tesirini de sıfıra getiriyor. Tekbir silahları mahvettiği vakitte onların tesiri mi kalacak? Şimdi bunların hesabına göre, “kaç sene insan yaşamaz, kaç sene ot bitmez, kaç sene bilmem ne olmaz” bunların hesabı o. Bizim hesabımız böyle başlar. Yalnız onların hesabı mı yürür? Başka he­sap da var. Kaynak Tasavvuf Sohbetleri 9
MEHTER / TASAVVUF MÜZİK
SİTE HARİTASI
SAAT
Üyelik Girişi